Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

1Kas/140

Omletten korkan devrimciler ve Çözüm Süreci…

Türkiye’deki son 12 yıllık yavaş devrime ülke elitlerinin direnişi, bu direnişe paralel yapının eklenmesi, son olarak da Kobani faciası ile bir kez daha deneyimlediğimiz üzere PKK-BDP’nin politik sürece direnç göstermelerinde, tarihsel, sınıfsal ve ideolojik hikâyelerin iç içe geçtiğini görüyoruz. Bazıları hiç de yabana atılmayacak gibi duran komplo teorileri ve provokasyonları ihmal ettiğimizde, geriye kalan, incelenmesi gereken bu tarihsel ve siyasi verilerdir.

Tarihçi Timoty Snyder’in tanımıyla geleceğe doğru siyasi akıl yürütmenin en az iki yolu vardır. “Geleceğe doğru bir hayalden yola çıkmak, daha sonra oradan günümüze doğru gelmek ve böylece geçilmesi gereken aşamaları bildiğini söylemek” birinci yoldur. İkincisi ise, “günümüzden yola çıkmak ve ardından yakın geleceğin şimdikine benzemekle birlikte, tanımlanabilir belli bir açıdan düzelmesi biraz daha iyi olmaz mı?” sorusunu sormaktır.

Fark ettiğiniz üzere ilk yöntem komünist devrim zihniyeti, ikincisi ise politika planlamasını ima eder.

Devrimciliğin de bir ahlaki çerçeveye ihtiyaç duyduğunu ilk Lenin fark etmişti. Lenin’in kozmolojisinde ahlak geçmişe dönük araçsaldır. Dinler geleceğe doğru ahlaki önermelerde bulunurken, Lenin için Komünizmin yüce amaçları için başvurulmak zorunda kalınan ayak oyunları, yalanlar, ihanetler ve ikiyüzlülükler sonuçların ışığında anlam kazanır ve ahlaken kabul edilebilir bulunur. Yumurtaların kırılması başta kötü görünebilir; ama sonuçta omlete ulaşmak için bu zorunludur. (Tony Judt, 20. Yüzyıl Siyasal Tarihi.)

Kemalizm de böyle işleyen bir sistem kurdu. Modern, batılı, müreffeh bir ülke ve halk yaratmak için yapılması gereken zor işler, alınması gereken acı verici kararlar, “fedakârlıklar” vardı. İyi bir geleceğe ulaşmak için kötü şeyler yapmaya mecbur kalınırdı. Hakikat o anın bulgularına göre değil, gelecekteki sonuçları ile sınanabilirdi. Her şeyin aynı anda o veya bu olamayacağı, mesela İstiklal Mahkemeleri’nin veya Dersim katliamlarının ileride yol açacağı iddia edilen muğlak ve tartışmalı iyi sonuçlarından ötürü diyalektik olarak iyi sayılamayacağı Marksist ideoloji ya da Kemalist düşünceye aykırıydı.

20. Yüzyıl’ın siyasileri ve entelektüelleri, gelecekteki muğlak bir iyiliğe ulaşmak adına o anda başkalarının somut bedeller ödemesini meşrulaştırarak büyük ahlaksızlıklar sergilediler. Türkiye’deki hikâyenin bedelini de azınlıkları, Kürtler, Aleviler ve dindarlar ödedi. Kendi iyilikleri için öldürüldüler ve eziyet gördüler. Tüm tumturaklı argümanları bir kenara koyduğunuzda gerçekte olanın basit tarifi buydu.

Kürtlerin ise Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı devlet terörü 1980 darbesi ile iyice azgınlaşınca, ortaya çıkan “direniş” kurumunun Marksist-Leninist bir yapıda olması konjonktürel olarak kaçınılmazdı. Aslında karşımızda, Leninizm’den gelen (Gramsci’ci hegemonya kavramıyla) tüm dini kavramları ve ihtiyaçları taklit eden bir örgüt vardı. Bu durum sadece PKK’ya özgü değildi. Parti hiyerarşisi, elit tabakası, ayinsel askeri törenler ve ilmihaliyle tüm totaliter-otoriter yapılar (Komünizm, Kemalizm, Faşizm gibi) benzer bir organizasyona ihtiyaç duymuştur. Aydınlanma’nın Hıristiyanlığa duyduğu ihtiyaç gibi.

Ama daha da belirgin olan, Kürtlerin etnik yalnızlığa mahkûm olmalarını önleyecek ama şiddet kullanmayı da meşru gösterecek ideolojik meşruiyeti Marksizmin vermesiydi. Din, dil, ya da etnik köken ayrımlarının önemsizleştiği, sosyal ve ekonomik sınıfları öne çıkaran, lakin demokratik olmayan radikal değişim hareketleri, PKK’ya devrimci kalarak milliyetçilik yapma imkânı verirken, diğer milletlerin desteğini de (sekteryen çoğulculuğu) garanti ediyordu. (T.J.) Türk sosyalistlerinin PKK ile simbiyoz ilişkisi gibi… PKK ne kadar Kürt milliyetçisi ise, Türk sosyalistleri de o kadar kendi ayrıcalıklarının milliyetçisiydiler veya post-Marksizm dönemine hazır olmadıkları için bu forma zamanla tamamen teslim oldular. Sınıfsal üstünlüklerini yitirmemek adına başka milletlerin hak mücadelesinin bayraktarlığını dahi yapabilirlerdi. Tabii ki başarısız olmak kaydıyla. Çözüm Süreci’nden nefret etmelerinin bir nedeni de budur: Bir Kürt veya dindarla, ya da Ermeniyle gerçekten eşit olunduğunda, onların eşitliğini savunurken sahip olunan mağdurların vasisi olma, mağduriyetlerin manevi bonuslarını toplama, onlar adına konuşma, onların sorunları üzerinden iktidarla ilişkilenme dahil tüm ayrıcalıklar anlamını kaybeder. Kısaca solcu entelektüeller, eşit olma ihtimalini sevmişlerdir, eşitliğin kendisini değil. Aslında devrim tahayyülü de bu düşünceye yoğunlaşmıştır. Yumurtalar keyifle, tumturaklı söylevlerle kırılır. Hem kırılan başkalarınındır, hem de omletten ölesiye korkulur. Türk sosyalistlerinin (eğer kaldıysa) Avrupalı sosyalistlerden tek farkı daha az yaratıcı ve onlardan daha tembel olmalarıdır.

Akil İnsanlık’tan istifa eden ve bunu abuk subuk gerekçelerle yapan sosyalist entelektüellerin, barıştan önce son çıkışı yakalama gayretleri bu nedenledir: Anlamını kaybetme korkusu…

Özetle, Marksist-Leninist örgütlenme yöntemleri, şiddet kullanma meşruiyeti ve yerel milliyetçiliğe uyarlanma kolaylığı ile PKK için işlevseldi. En basit açıklama da Öcalan ve diğer örgüt elitinin Marksist-Leninist olmasıydı tabii. Öcalan da tıpkı Lenin gibi bir Marx değil, iyi bir taktisyendi. Ahlakı yorumlayış biçimi de Lenin ile aynıydı. Kürtler arasından o değil de bu örgütün, siyasetin değil de şiddetin sivrilmiş olması bu saiklerde yatıyordu.

1990’larda Marksizmin tarihin çöp sepetine atıldığını gören Öcalan’ın tam da bu dönemde “Silahlı mücadele döneminin kapandığını” ifade etmeye başlaması oldukça anlaşılır. Örgütü ayakta tutmaya çalışan ve biraz tarih-kuram bilen bir liderin yapması gereken bir tesbitti bu. Butik bir cinayet şebekesine dönüşüp taban desteğinden yoksun kalmamak ve onursuz bir tarihten düşüş halini önlemek için hızlı biçimde örgütü siyasete adapte etmesi gerekiyordu.

Ama bunu yapabilmenin asgari şartı devlette güvenilir ve örgütün siyasileşmesinin önünü açacak şartları oluşturacak bir muhatap bulmaktı.

Öcalan ilk şansı Turgut Özal ile yakaladı. Ama Özal talihsiz siyasi hatalar yaptı ve tasfiye edildi. Necmettin Erbakan ise 28 Şubat’la gönderildi. Son “milli” muhatap AK Parti hükümeti oldu. Öcalan savaşkan ve güvenilmez eski Türkiye elitleri ile barış yapılamayacağını biliyordu. Eğer Erdoğan devlet içinde yeteri kadar güçlenebilirse, Öcalan’a bu geçiş için uygun ortamı sağlayabilirdi. Öcalan’ın Newroz mektuplarında önerdiği konsept ve sigorta buydu: Biz bize çözüm…

Ama asıl sorun devletten ziyade örgütün kendisi ve siyasi partisinde yaşandı. Tarihi hâlâ 1917’den okuyan bir ideolojik çerçeve, statü endişesi ve ahlaki özerkliği yitirmiş olmanın engelleri nasıl aşılacaktı?

Öcalan belki bu sebeple de 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmişti: Örgütü savaşkan tutmak için tarihi anda kritik bir dokunuş…

Otoriter siyaset-toplum yapısı bu sefer değişim için işlevsel olacaktı. Öcalan, taban, örgüt ve parti üzerindeki otoritesini değişim ve siyasileşme yönünde kullanacağının işaretlerini verdi. Bunu dikkatli yapmalı ve kontrolü yitirmemeliydi. Çünkü ele geçirilene kadarki süreçte örgütte siyasi dönüşümü başaramadığını itiraf etmişti.

3 Ocak 2013’te ilan edilen Çözüm Süreci’nden Kandil ve BDP’nin ekseriyetle hazzetmediği belliydi. Bu dönemi karşılamak için ideolojik bir sıçrama yapamamış olmaları, diğer yandan Barzani’nin güneyde yarattığı çekim merkezi örgütte sıkışma yaratıyordu. (Türk sosyalistleriyle birbirlerini yakın hissetmeleri aynı tarih dışı kalmışlık korkusuyla olmalıydı.)

Statü ve özerklik talebi sürecin Kandil açısından asıl yumuşak karnıydı. Çözüm Süreci’nin bunu sağlamayacağı zaten devletle yapılan anlaşmada belliydi ama, süreç içinde bu hedefe varılabileceğine dair umutlar hükümet sürecin inisiyatifini PKK’ya kaptırmadığı için gün geçtikçe tükendi. (Aslen Gezi krizinde geri çekilmeyi durdurma kararı bu amaca yönelikti.) Öcalan ile yapılan anlaşma Yeni Türkiye’nin eşit vatandaşlık üzerinden birlikte kurulmasıydı ve PKK için bunun dışında özel bir bonus yoktu. Öcalan, Kandil’in Leninist devrim ve ahlak konsepti üzerinden bu anlaşmanın değerini anlayamayacağını biliyor olmalıydı.

Öcalan barışın zeminini oluşturacak yeni ahlak önerisini Newroz mektuplarında ayrıntılı biçimde ilan etmişti. Ama Kandil barışın yeni ahlakına adapte ol(a)madı ve Leninist ahlak çerçevsinde kalarak kaçınılamaz kötü şeylerin (6-7 Ekim Pogromu gibi) gelecekteki iyi şeylere (statü ve demokratik özerklik) yol açacağını düşündü. Ama Öcalan da manevi bir “gestalt switch” yaşadığı için yeni ahlakı önermemişti ki! Leninist ahlak(sızlık) artık çalışan bir yöntem değildi. Bu tercih, buz hokeyi maçına tenis raketiyle çıkmak kadar zaman ve mekândan kopuk bir durumdu artık ve tam da bu yüzden ne kadar başarılı tasarlanmış olsa da 6-7 Ekim Pogromu geri tepti. Hem HDP hem de Kandil tarihine en büyük hezimet olarak geçti. Öcalan’a karşı itinayla hazırlanan Selahattin Demirtaş liderliği çöktü, zamanın ruhu kazandı.

İdeolojik düzlemde ise, PKK’ya hâkim olan ve tarih karşısında yenilmiş komünist devrim konsepti ile AK Parti’nin etkili politik planlama modeli karşı karşıya gelmişti. Yani şiddet versus siyaset. AK Parti sadece siyaset yaparak Çözüm Süreci’ni nihayete ulaştıracaktı. Hükümetin zamanın doğru yanında durmanın verdiği özgüvene gereğinden fazla yaslandığı ve işi ağırdan aldığı da doğruydu ki bunun bedeli Kandil’in ideolojik zayıflığının onu provokasyon tekliflerine de açık hale getirmesiydi.

Devrimci zihniyetten bakılınca zamanın PKK’nın aleyhine geliştiği hissedildi. Rojava Devrimi romantizmi, komünist devrimciliğin doğruluğunu kanıtlayan bir mucize olarak görüldü ve örgütü bir süre rahatlattı. Kandil Çözüm Süreci’nde yaşadığı zihinsel sıkışmayı Rojava devriminin rahatlatıcılığı ile ikame ediyordu. Bu manada Çözüm Süreci ve Kobani bağlantısı o kadar da anlamsız değildi. Hükümet olaya kitabi bakarak bu riskin büyüklüğünü öngöremedi. Kobani’nin aniden çökmesi örgütte panik yarattı. Aynı anda hem Irak, hem Türkiye, hem de Suriye’deki devrimci iddialarını kaybetmenin acısı Türkiye’den çıkarılmak istendi. Rojava’da savaşarak kaybederken, Türkiye’de barışarak kazanmak tarihe baş aşağı bakıldığı için Kandil için çok riskli göründü. Bunun kendi varlığını tamamen anlamsızlaştıracağını düşündü.

Şimdi, aslında sürecin en büyük çelişkisi artık yüzeye vurmuş durumda. Öcalan ile hükümet sivil siyaset ve yeni ahlak zemininde ortaklaşmış gözükürken, Kandil ve BDP-HDP devrimci hayallerin peşinde koşma, hayali bir omlet için yumurtaları kırmaya arzu duymakta.

Aslında bu tür süreçlerin doğasında olan adaptasyon sorunu ile karşı karşıyayız. Hükümet ve Kandil’in işletim sistemleri farklı. Bu adaptasyonu sağlayacak, çelişkiyi giderecek en önemli bağlantı kayışı ise hâlâ Öcalan…

O zaman, eldeki etkili araçlar, Öcalan’ın Kandil ve HDP’ye erişim imkânlarının arttırılması ve sürecin gittikçe şeffaflaşarak adımların hızlanması gibi duruyor. Tony Blair’in IRA görüşmelerindeki özel danışmanı Jonathan Powell’ın şu tesbitini hatırlatmakta fayda var: “Süreçte adımların arasındaki makas açılmamalı. Açılan makasın yarattığı boşluğu mutlaka provokasyonlar doldurur…”

PKK gibi bir örgüte güvenilmesi gibi bir opsiyon hiç yoktu ve olmamalı. PKK da devlete güvenmesin. Güven gibi muğlak ve kırılgan bir kavramın böyle zor süreçlerde anlamlı bir karşılığı yoktur ve bilakis 6-7 Ekim gibi krizlerde taraflarda öfkeyi arttırıcı rol oynar ve süreci bozma eğilimini besler. İki taraf, kendilerine göre kazanç sağlayacakları bir vasatta anlaşırlar, görev dağılımları yapılır ve bir satranç oyunu gibi karşılıklı hamleler gelir. Her krizde modalite gözden geçirilir, eksikler tamamlanır ve yola devam edilir. Önemli olan oyunda kalmak ve anlaşmanın getireceği kazancı korumaya çalışmaktır.

6-7 Ekim Pogromundan sonra Kandil ve HDP’nin güvenilir muhatap olmadığı tezinin güçlenmesi, argüman baştan yanlış kurulduğu için doğru; koşulların tamamını kapsadığından değil. Şöyle bir örnekle açayım: Eğer bıçağı insan öldüren bir alet olarak tanımlamışsanız, onu yasaklamanız mantıklıdır. Ama bu aletin olumsuz kullanımlarının önüne geçebilirseniz, önceki argümanın düpedüz faydasız olduğu ortaya çıkar.

Mesele, PKK’nın savaşmaktan kendiliğinden vazgeçmesi değil, savaşamayacak hale getirilmesidir. Aynı durum devlet simetrisinde de geçerlidir.
17.10.2014

Kategori: GENEL Yorum yok
1Kas/140

Orta dünyada özel bir ülke: Türkiye…

Türkiye laboratuvar gibi bir ülke… Zaman sanki hızlandırılmış gibi akıyor ve bizler belki de yüzlerce yılda gerçekleşecek sosyolojik, sosyo-politik değişime, normalin yüzde biri sürede tanık oluyor, sonuçlarını çok kısa sürede görebiliyoruz.

Geçenlerde bir sohbette sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi kıymetli dostum Yıldıray Oğur “Türkiye’nin modernleşmesini tamamladı” deyiverdi ve şöyle bitirdi cümlesini: “İki yüzyıldır devam eden modernleşme mi olurmuş? Bu kadar işte, modernleştiğimiz kadar modernleştik.”

Üzerine konuşma fırsatımız olmadı ama ben bu cümleler üzerinde epey düşündüm. Modern olmakla, olmamak arasında arafta kalan bir toplum olduğumuz çokça söylenir ve neredeyse herkes tarafından da sorgulanmadan kabul edilir. Bizler, Batı ile Doğu arasında kalmış, ne Doğulu, ne de Batılı olabilmiş, arafta sallanan, serseri kurşun gibi oradan oraya seken bir toplumuzdur ve bu durum artık bizim sabit karakterimiz olmuştur.

Çoğunun aklına, modern öncesi de aslında ne Batılı, ne de Doğulu olduğumuz, modernleşme sürecinin tabii ki bizleri derinden etkilediği, ama bunun genel kaideyi bozmadığı, bu coğrafyaya özgü geçmişte birçok özel durumdan bir tanesini daha yaratmış olduğu pek gelmez.

Anadolu ve Rumeli, aslında geçişkenliğin, melezliğin, etkileşimin, kültürel alışverişin genel kaide olduğu özel bir coğrafyadır. Anadolu, kendisine gelen hiçbir şeyi reddetmez, onu içerir, özümser ve kendi renklerinden birisi yapar. Tıpkı Anadolu Müslümanlığı gibi, bu toprakların olguyu, kavramı veya eşyayı kendine has kılma gibi bir özelliği var. Nitekim Tanzimatçı Batıcılar, sonra İttihatçılar ve nitekim Kemalistler, aslında imkânsız olan bir şeye yeltenmiş, ülkenin tamamen modernleşebileceğini, geçmişinden kopabileceğini ve yeni bir kimlik inşa edilebileceğini düşünmüşlerdi. Etkisi olmadı mı, oldu. Ama ülke bu projelerin de işine yarayanını aldı, tadil etti ve kullandı. İşine yaramayanlarını çöpe attı. Bu arada özgün kimliklerin üzerinde 80 yıl süren bir istibdat dönemi yaşandı. Halk, gerçekte ne olduğunu hep bildi ama tepkisini geride tuttu, yüzleşmeyi erteledi. Bunun sadece korku veya ikiyüzlülük içerdiğini söylemek haksızlık olur. Bu bir direnme stratejisiydi.

Bugün artık “nasıl”, “niçin” ve “aslında ne” sorularını sormaktan korkmayan milyonlarca insan, kompleks ve korku duymadan toplumsal ve kişisel tarihiyle yüzleşiyor. Soru sorduğunda altındaki zemini kaybedeceği korkusunu neredeyse tamamen üzerinden atmış vaziyette. Tabii bunu yapanlar, dindarlar ve Kürtler daha çok. Çünkü bu iki büyük kesim, kendi kimliklerini yapay bir projeye totaliter laiklerin bağladığı kadar bağlamadı. Bunun, ümmet kavramını merkezine koyan ve bir kuluçka görevi gören dinin ve etnik kimliğin (Kürtlüğün) etkisi kadar, Anadolu’nun zaten hep bir orta dünya olması, bu iki kesimin Kemalist devletin üvey evlatları olarak kalmış olmaları gibi nedenleri de var.

Ne iyi ki, Kemalist rejim, gittikçe seçkinleşerek dindarları ve Kürtleri ötekileştirerek kendi konforlu kültürel kıyma makinelerinden uzakta tuttu. Çeperde kalmak demek, Kürt olduğu için ezilmek demek, aynı zamanda direnişin (özgünlüğün) canlı tutulması demekti. Hatta Kürtçenin yasaklanması, başörtüsü yüzünden insanların haklarından olması, bedeli ağır da olsa kendi başına kalmak, ehlileşmemek anlamına geldi. Bu nedenle, bu iki kesim değişim karşısında totaliter laiklerin aksine kayıp duygusu veya bir melankoli halinden mustarip değiller. Mesela Ekmel Bey projesini ta Yozgat’tan tanıyıp dudak büken Anadolulu teyze, böyle bir hikmeti, 80 yıllık kesintiden az etkilenmesini, çeperde tutulmasına ama temelde bir orta dünyalı olmasına borçlu.

Evet, bizim modernleşmemiz bu kadardı ve bundan daha fazlası da olmayacak. Ancak, ilginç bir şekilde, bizler Kemalist kesintinin dayattığı kimliği üzerimizden korkmadan sıyırıp atarken, miadı dolmuş modernin sonrası için de sorular sormaya başlamış bulunuyoruz. Yani, bir Fransız bugün bir Türkiyelinin sorduğu soruları sormaya başladığında, muhtemelen en az bir yarım yüzyıl daha geçmiş, bizler ise kendi modern sonrası kimliğimizi bir orta dünyalı olarak inşa etmiş olabileceğiz. Çünkü kimlik en nihayetinde bizlerin hayata cevap verme biçimlerimizden neşet eder ve kaybedilecek bir şey değildir. Mümkün olmayan bir şeyden ölesiye korkmanın saçmalık olduğunu görmek, bilakis geleceğe dair güven hissini inşa eder.

AK Parti hareketinin Milli Görüş’ten, Erdoğan liderliğinin de Erbakan ekolünden neşet etmesi, Öcalan’ın modern paradigmadan çıkışını Anadolu’nun çok kültürlü yapısı ve Mezopotamya uygarlığının belleğinde bulması bir rastlantı değil, Orta Dünya’ya dair hafızayı geri çağırmaydı. Öcalan’ın Diyarbakır’da İslam Kongresi toplamasını popülizm olarak yorumlayanlar yanılırlar. Öcalan da kendisine göre yüzünü çevireceği berrak bir su arıyordu ve kanımca buldu. Aslında varolan vardı ve orada duruyordu. Erbakan’ın Milli Görüş’ü, ekonomi modellemeleri, ortak havuz gibi çözümlemeleri, öyle yabana atılacak fikirler veya icraatlar değildi. Kürt sorununun çözümüne ise Özal ve Erbakan’ın cesaret etmesi de rastlantı değildi. Erbakan’ın “Sen ne mutlu Türküm dersen, Kürt de ne mutlu Kürdüm der” sözü zihniyet açısından pek çok şeyi özetliyordu. Erdoğan’da ise bunların ileri, olgunlaşmış, hatalarından oldukça arınmış hallerine şahit olduk. Çözülmez denen Kürt sorununu Erdoğan’ın çözebiliyor olması da Orta Dünya’ya dair bir bellek yenilemesinin ve özgüvenin sonucudur.

Yaşanan bu eşsiz sürece gerekli saygı gösterenler gerçekte neler olduğunu daha iyi anlayabilirler. Ülkede bellek yenilemesiyle yaşanan şey, kesintili zamanın yeniden kendi doğal üç boyutuna kavuşması anlamına geliyor. Yani artık zaman 1923’te başlamıyor, gelecek ise modern tahayyüllerin kısıtında değil. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek birbirine düşman olmadan yeniden birbirine bağlanıyor, melezleşiyor, iç içe geçiyor. Basit bir hikâyeden veya bir metafordan bahsetmiyorum. İnsanın zaman algılamasında bütünlüğe kavuşması, kimliği ile barışmasını, tersinden ise, kimliğine dair cesurca sorulan sorular, zaman ve mekânın geçmiş ve gelecekteki uzamları ile buluşmasını sağlıyor. Bu değişimin ürünü ise, özetle Yeni Türkiye’yi yaratan sosyo-politik köklü değişiklikler demek.

Erdoğan işte modernleştiği kadar modernleşen, ama aslında “batının iyi ve bizlere uygun taraflarını” alıp onu yerelleştiren bir Orta Dünyalı. Erdoğan bir modern değil. Modern sonrasının liderlerinden. Yani modernizmin veya Batı’nın mutlak üstünlüğünü içselleştirmek gibi bir nosyona sahip değil. Hatta buna fazlaca tepki duyduğu için bazı geçici aşırılıklara bile gidebilir; ama bu liderliğinin değerinden bir şey kaybetmesine yol açmaz. “Yüzümüzü çevirecek berrak bir su arıyoruz” derken, aslında 80 yıldır dayatılan kimliğin suniliğine ve insan dışılığına dair bir silkinmeyi ima ediyordu.

Borç bittiğinde partisinin içinde dahi yeni bir IMF anlaşmasına razı edilmeye çalışılan, üzerinde büyük sermaye tarafından baskı kurulan, tehdit edilen Erdoğan, işte bu Orta Dünyalı zihniyet sayesinde anlaşmaya “hayır” dedi ve ülkenin ekonomi zihniyeti önünde muazzam bir yeni alan açıldı, ezberler yıkıldı. Öğretilmiş çaresizliği yenmek için bir “Gestalt switch” yaşanması gerekiyordu ve o da Batıcı zihinsel sınırın, kompleksin giderilmesini talep ediyordu. Erdoğan’ın önünde ne kadar geniş bir zihniyet ve hareket alanı açıldığını tahmin edebiliyorum. Dayatılmış sınırları yıkmak, Erdoğan ile kitlesi için moderni ve onun dayattığı kimliği sorgulama anlamına geldi ve elde edilen her başarı, özgüveni arttırdığı oranda suni korkuları da yıktı geçti. Kimliği, kemalizmi, şoven milliyetçiliği, romantik İslamcılığı terk ettiğinizde dünyanın sonu gelmediği gibi, önünüzde özgün dünyalar açılıyordu. 1915 için taziye mesajı da böyle bir özgüvenin ürünüydü. Çözüm Süreci veya Paralel Yapı ile giriştiği mücadele de öyle.

Şimdi pek farkına varılmıyor ama, bu eşikte, Erdoğan yeni bir koalisyon oluşturuyor. Bu koalisyon kabaca Yeni Türkiye mukimleri olarak adlandırılabilir. Bir önceki kadar melez bir yapı bu. 2010 referandumuna kadar gelinen yapıda tadilat yaşanıyor. Bu tadilat olması gerektiği gibi zihniyet ayrışması üzerinden gerçekleşiyor. İçinde tabii ki ana iki kolon olarak dindar taban ve Kürtler var. Ama diğer renkler de var.

Üst yapıların, mesela HDP’nin tavırlarının geçiş sürecinin geçici sapmaları olduğunu söylemek mümkün. HDP post-PKK dönemine hazırlık için çok değerli olan bu zamanları Öcalan’ın rotasından saparak harcıyor gözükmekte; ancak müdahale gecikmeyecektir. Bu müdahale Öcalan’dan çok dindar Kürtlerin itirazları üzerinden yaşanacak. CHP ve MHP ise en geç 2015’te bu halleriyle son seçimlerine girecekler. Totaliter laikler dindarlar gibi cesurca kimliklere dair sorgulamaya henüz girişmedikleri için bu alandaki sıkıntı devam edecek. Ama bu sıkıntı bile CHP ve MHP’nin bu halde kalmalarına müsaade etmeyecek. CHP, Sözcü’nün siyasi versiyonu haline gelebilir, iyice marjinalleşebilir. Yani CHP’den özgürlükçü bir sosyal demokrat parti çıkmasını umanlar, önce faşist bir parti sürecine hazır olsunlar. MHP ise post PKK dönemi için Anadolu yurtseverliği ve hizmet siyaseti türünden çareler bulamazsa, tabanını tamamen kaybedebilir, marjinal oranlara inebilir.

Ancak Erdoğan’ın Yeni Türkiye konseptiyle uyum sağlayamayan AK Partililer de olacak. Bunun işaretlerini şimdiden görebiliyoruz. Batının mutlak üstünlüğü saplantısını aşamamış, Tanzimat döneminde Paris veya Berlin’den ağzının suyu akarak ve bir o kadar da kendi kimliğine nefretle ülkeye dönen bürokratların ruh halini taklit eden bir kesim var. Bir kısmı ise Erdoğan’ın güçlü liderliği ardında iyice tembelleşmiş ve heyecanlarını yitirmiş, konformizme savrulmuş haldeler. Erdoğan’ın Çankaya çıkışı sonrası neler olacağına dair korku daha çok bu konformizme halel gelip gelmeyeceği ile ilgili. Paralel yapı ile uzlaşma arayışları da öyle. Yeni Türkiye kısa devre yapanların veya yetersiz kalanların üzerinden silindir gibi geçecek. Bugün konuşulan birçok ismin birkaç sene sonra siyaset sahnesinde esamisi bile okunmayacak. Bu süreci Erdoğan’ın kendisi bile durdurma özgürlüğüne sahip değil.

Bu tahminlerim, sıkıntısız, zahmetsiz veya çelişkisiz gerçekleşmeyecek. Paralel yapı 17/25 Aralık, CHP-MHP ve diğer antik particikler çatı adayı gibi zayıf formüller ile bu sürecin önünü kesmeye çalışmakta. Bu mümkün olsa bile, birçok gereksiz bedel ödeyip (buna öncelikle Türk ve Kürt gençlerin hayatları da dahil) sonra yine aynı noktaya geleceğiz. 28 Şubat’ı yapanlar “Bin yıl sürecek” demişlerdi ama beş yıl sonra Türkiye’de bir halk devrimi başladı. Neden fazladan, lüzumsuz acılar çekilsin ki?

Hasılı, biz 200 yıl önce de ne Batı ne Doğu’yduk. Bugün de öyle. Biz biziz. Orta dünyalıyız. Nevi şahsına münhasırız. Buna alışsak iyi olur.

İnsanın kendisi olmasından daha güzel bir şey yoktur çünkü.
2 Ağustos 2014

Kategori: GENEL Yorum yok
1Kas/140

Totaliter sekülerlerin bunalımı ve eve dönüş…

“Katı olan her şey buharlaşıyor” adını verdiği kitabında Marshall Berman, rasyonellik ve nihilizm sorunu üzerine şu önemli tesbitte bulunmuştu: “Modern olmak kendimizi bir yandan bize macera, iktidar, keyif, gelişme, kendi ruhlarımızı ve dünyayı dönüştürmeyi vaat eden, bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, büründüğümüz her kimliği yıkma tehdidinde bulunan bir çevrede bulmak demektir.”

Berman, Marx’tan ödünç aldığı bu metaforla, her şeyin buharlaştığı ve elinde katı hiçbir şeyin kalmadığından hareketle modern insanın ümitsizlik ve nihilizme savrulduğunu anlatıyordu. Cemaatin, ahlaki kesinliğin, kişisel ve toplumsal hayatta neşet eden özgün kültürün yitirilmesi, modern insanın en ciddi kriziydi. Denebilir ki, modern çağın yaratılışında Adem ve Havva yasak meyveyi bir kez daha tatmış, cemaat evinin (cennet-yuva) dışına atılmıştı. Rasyonalizm, din, gelenek ve kültürde, yani pre-modern olarak tanımlanan endüstri devrimi öncesi toplumdan gelen ne varsa “(A)kla yatkın olmayan” kategorisinde değerlendirirken, aslında bir başka “mutlak”ı söylence düzeyinde yaratmıştı. Beden ruh uyumu ve hayatın bütünlüğü ciddi şekilde zarar görmüştü. Modern insanın (Marx’ın afyon demekten öte varlık sorununa derinlemesine giremediği bir fonksiyonel akılla) din ve cemaatten yoksun bırakılmasının sonucu, nostalji ve nihilizm oldu. Bu rahatsızlık ve kayıp duygusu Darwinci evrim kuramının iyimserliği ile hemen tatmin edilemezdi. İnsanın kendisini modern bir birey olarak hele şu geçiş sürecini atlattıktan sonra fevkalade mutlu ve özgür hissedeceği konusundaki gerekli olan zaman, evrim teorisine göre oldukça uzundu. Bu eksikliğin ikame edilmesi ise, insanın bedeninin, hastalıkların, deliliğin, (aslı günah işleme olan) suç işleme özgürlüğünün, aptalca şeyler de yapabilme olgusunun Gesellschaft (Kamu ve bürokrasi) tarafından zapturapta altına alınmasını gerektirdi. Bu arada “yüksek kültür” de bedenin ve tüketimin düzenlenmesinin aracı haline geldi.

Foucault bu kurumsallaşmayı Bentham’ın “panopticon” kuramını geliştirerek yapısöküme uğratmıştı. Ancak gerek Nietzsche, gerek Foucault gibi kültür eleştirmenleri, rasyonalizmin bu eksikliği ve kurnazlığını deşifre ederken, Tanrı’dan ayrı düşmenin açtığı gediği kapatamıyorlardı. Nietzsche “yeni ahlak” ve “yeni insan” kuramlarıyla önemli bir açılım yaratmıştı. Freud başta olmak üzere birçok bilim insanı açıkça bir Nietzsche yağmacısıydı. Ama nihilizmden ve varlık sorunundan kurtulmanın gerektirdiği aşkın bir sabite yaslanma ihtiyacı hepsinde de belirgindi. M. Scheler gibi daha azınlıkta kalan isimler ise “Sevgi”yi yeni cemaatin merkezine öneriyordu lakin bu kanona dahil olamıyordu.

Din bu açıdan da çok tehlikeliydi, çünkü günah işleme özgürlüğü ve türlü meselelerin çözümünde “ümmet”e sığınma imkânı vardı. Modern olmayan bir organizasyon, koordinasyon ve hatta devlet yönetme iddiasındaki dinler, modern hayata sürekli tehdit görüldü. Beden ve tüketim takıntısı, Nietzsche’nin tesbitinin aksine duyguları bastırmakla itham edilen Hıristiyan ahlakına değil, maneviyat eksikliğini giderememenin yenilgisine duyulan hınca bir cevaptı. Böylelikle genleşen beden ruhun yerini de almaya çalışıyordu. Bedenin ihtiyaçların zaman ve mekânda uzamsal olarak şişirilmesi, ruha yer bırakmayacağı gibi, kapitalist ekonomi mantığıyla da uyum içindeydi. 19. yüzyılın sosyalistleri günde 18 saatlere varan çalışma saatlerini 12 saate indirmeyi proleterlere zafer gibi sunarken, aslında onları kapitalist sisteme entegre ediyorlar, aylaklık mevhumu ise tarihe karışıyordu.

Bu da “Protestan Çalışma Ahlakı” ile oldukça uyumluydu doğrusu. Protestan Çalışma Ahlakı ile Darwinci Doğal Seleksiyon arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Protestanlık, bireycilik, seçim ve vicdan ile uyumlandığı sekülerleşme ile aslında kendi mezar kazıcısı durumuna düşmüştü. Fethetme, tanıma ve tanımlama süreci, dışsallaşmasında kolonyalizm ile özdeşlik kurmuş, Protestan ahlakı da cemaatin güvencesi olan “fakirlik ve dayanışma”yı ayıplı hale getirmişti. Kilise bile, mesela İngiltere’de (tüm cemaati kucaklamaya çalışılan hallerinden), zenginlerin etrafında toparlandığı Angilikan Kilisesi ve orta sınıfların devam ettiği Metodist Kilisesi’nde olduğu gibi ekonomik sınıfsallığı yansıtmaya başlamıştı. Hâlâ yediği tokadın karşılığında ne yapmak gerektiğini bilemeyen Katolik Kilisesi dahil Batı Hıristiyanlığı artık iktidarın bir vektörü haline gelmiş, Papaların ve onların iktidar hırsının çok ötesinde bir moderne uyarlanma sürecine yedeklenmişti. Batı Hıristiyanlığı artık kölelerin, fakirlerin, dulların ve bunlardan oluşan cemaatlerin değil, dünyayı fethedenlerin kozmolojisini sağlayan bir kulüptü.

Nietzsche de tıpkı Marx gibi, dini zaten hasta olanlar için acıları hafifletici, ama sağlıklı toplumlar için korkunç zararlı bir uyuşturucu olarak betimliyordu. Belki o dönem için normal ve oldukça klasik modern bir tepkiydi bu. Ama sosyalistlerin hâlâ buna inanması Yeni Sol’un önündeki en büyük engel. Marx insanın manevi yapısı ve varlık sorununa hiç girmeden neredeyse idare etti, Nietzsche ise rasyonalizmin donukluğu ve işgüzarlığını keskin bir şekilde ortaya koymakta başarılı olsa da, “Üst insan” ve “Yeni ahlak” konusunda çıpasız kaldı. Sokrates öncesine giderek tanrısız, insanın duyguları bastırmaktan uzak tutan şiddet, cinsel özgürlük dahil her halleriyle uyumlu yaşadığı, hayatın bütünlüğüne müdahale edilmemiş saf bir zaman aralığı bulmayı umdu; umduğu için de buldu. Sıradan şeylerin rasyoneller tarafından entelektüelleştirilmesine hınç duymakta haklıydı, çünkü burada büyük bir sahtekârlığın kokusunu almıştı. Gündelik yaşam içerisinde karşılıklı ilişkiler düzeyinde “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi” önerisini yaptı, lakin insanın manevi dünyasını denklemden çıkardığınızda yeniden değerlendirmek için ortada fazlaca bir malzeme kalmıyordu. Bu açık kapıyı bir türlü kapatamadı.

Nietzsche’nin gündelik hayata ve insanın her türlü hallerine hiç müdahale edilmemesi, karşılıklı gelişen bir yeni ahlakta yeni insanı bulma arzusu önemliydi. Ama neden o gündeliklik içinde gelişmesi murad edilen yeni ahlakın içinde Tanrı, gelenek vs. olmasındı ki? Eğer insanlar kimilerine göre ve asla kanıtlanamayacak şekilde “hurafe” ve “afyon” olabilecek bir din evreni içinde yaşamak veya oraya arada sırada girip çıkmak istiyorlarsa, buna müdahale etmek, ne adına olursa olsun aynı yanlışı tekrarlamak olmaz mıydı? Müdahaleyi estetize etmek belki sorunu daha da kavranamaz hale getirdiği ölçüde acımasızcaydı.

Bu anlamda Nietzsche’de ne kadar çabalamış olsa da Tanrı’yı öldüren modernin içinde boğulmuştu.

Nietzsche de, Foucault ve diğerleri de modern insanın nihilizme ve nostaljiye savrulmasına deva olacak bir reçete geliştiremedi. Modern insan, yuvadan (cemaaten) kovulmaya ve oynadıkları toplumsal rollerde kendilerini rahat hissedememelerine karşı nostaljiyi derinleştirmeye çaresizce devam etti. İsviçreli paralı askerlerin ev hasreti patolojisine verilen bu isim (nostalji) modern insanın eğreti evi oldu.

G. Stauth ve B. S. Turner’ın* sınıflandırmasına göre nostaljik paradigmanın dört özelliği vardı. Bunlardan ilki onun melankolisi ve kötümserliğiydi. Esas olarak tarihi bir çöküş anı olarak kabul ediyorlardı. Tarihte bir noktada bir altın çağ vardı ve o çağda insanlar tarihin kendilerine bir yuva verdiğini, gerçekliğin ise kavranabilir olduğunu varsayıyorlardı. Gelecek ise artık sadece çöküşün devamı değil, şiddetlenmesini ima ediyordu. Kötümserlik, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünde en tepe noktasına ulaşmıştı.

Nostalji fenomeninin ikinci özelliği bütünlük ve ahlaki kesinliğin yitirildiği duygusuydu. Kapitalist endüstrileşme, kırsal cemaatların çöküşü, bilimsel bilginin kamusal alanı düzenlemesi ve toplumsal yapının karmaşıklaşması dinsel evi ve değerleri zayıflattığı oranda dünyevileşmeyi inşa ediyordu. “Üçüncü olarak” diye devam ediyor Stauth ve Turner, “Bireysel özerklik yitirilmiş ve sahici toplumsal ilişkiler çökmüştür.” Modernitenin bireyi öne çıkarması bir aldatmaca halini almıştır. Çünkü ahlaki birlik zayıfladıkça, birey kendisini zayıflatan bürokratik devlet tahakkümüne terk edilmektedir. Birey, Weberci bürokrasi ile Foucault’nun deşifre ettiği disiplin teknolojilerinin gözetiminde “yalnız ve yalıtılmış” yaşar. Bireyselleşmeden kasıt, aslında bu bireyin kendisini kendine hapsettiği durumdur.

Stauth ve Turner nostaljik paradigmanın son öğesini şöyle tanımlar:

“Paradigmanın son bileşeni, basitlik, kendiliğindenlik ve sahiciliğin yitirilmesi duygusudur. Birey, yalnızca yönetim bazında değil, aynı zamanda duygunun özerk dışavurumunu engelleyen davranışa dair belli mikro ahlaklar bazında denetlenir.”

Birey tüketim toplumuna koşut, belli yapıp etmelerin sınırlarını çizdiği demir bir kafesin içindedir. Nietzsche’ye göre; dinsel/ahlaki değerlerin aşınmasıyla birlikte batı kültürünün temel varsayımları, bundan böyle Tanrı kavramıyla doldurulamayacak bir gedik bırakarak çökmüştür. Bu gediği olduğundan önemsiz göstermeye çalışan toplum bilimciler de olsa olsa modernizmin yeni keşişleridir. Nietzsche, bir tür felsefi özerklikten bahsediyordu. Oysa Heidegger’e göre felsefeye duyulan ihtiyaç, tam da bizim dünyadaki yuvasızlığımızın bir işaretiydi. “Varlık nedir gibi felsefi sorular sormak, bundan böyle varlığın ne olduğunu bilmediğimizi önermek” anlamına geliyordu.

Ama sorun bundan da öteye taşınmıştı. Nietzsche’nin önerisi imkânlı olsaydı dahi, Tanrı, ölüm, ölümsüzlük, özgürlük ve ahlak hakkındaki büyük sorular artık cevapsızdı. Cevapsız kaldığı için de modern toplumda bu sorular artık gittikçe sorulmaz hatta yasaklı oldu. İnsanlar, varoluş hakkında kapsamlı bir yorumdan mahrumdu ve bu manada A. MacIntyre’a göre, “Modern toplumda insanlar herhangi aktif bir anlamda ateist ya da hümanist olmaktan uzaktır; sadece deist değillerdir.” **

Şimdi ise, 1900’lerden ve 1960’lardan sonra son büyük nihilist kuşakla karşılaşıyoruz. Bunun nedeni, modernitenin özgürleştirmeye, inşa etmeye çalıştığını iddia ettiği bireyin, özetle terk edilmiş, boşlukta ve sömürgeleştirilmiş olmasıdır. “Medeniyet ve rasyonelleşme sürecini, Batı kültürünün dünya üzerinde egemenlik kurma etiği olarak, yani iktidar-istencinin (will to power) dışsallaşması olarak görecek şekilde daha da genişletebiliriz” diyor Stauth ve Turner. Ve devam ediyorlar: “İktidar istencinin kültürün kurumsallaşması, medeniyet ve akılla bu şekilde genişletilmesi dünyanın sömürgeleştirilmesi olarak da görülebilir. ‘Dünyanın sömürgeleştirilmesi’ ifadesiyle, yalnızca dışsal bir uzamın coğrafi sömürgeleştirilmesini değil, aynı zamanda bedenin kültür tarafından sömürgeleştirilmesini ve zihin ya da bilincin (A)kıl ve bilim tarafından sömürgeleştirilmesini kastediyoruz.”

Modern insan özgür de, birey de olamadı, çünkü Scheler’in dediği gibi, rasyonalist bireycilik anlayışının tersine, kişiyi ancak başka kişilerle ilişkili haldeyken anlayabiliriz ki, bu da bireyin kendine dair bilincinin, zorunlu olarak toplumsal bilinç olduğu anlamına gelir. Bizler, diğerlerinden koparak varlığımızı bile anlamlandıramayız, veya birey olmak için topluma gitme zorunluluğumuz vardır. Modernizm cemaatleri ve ortak ahlakı dağıtırken iddia ettiği toplumsallaşmayı yaratamadı. Bugün Batı’nın yaşadığı kimlik ve kültür krizi budur. Temelde ciddi bir kültür ve bilim reformuna ihtiyaç var. Ama bunu yapabilmek için önce sömürge mantığından tövbe etmek, modernin ötesine bakabilmek gerekiyor.

Türkiye’deki duruma geldiğimizde ikili bir cemaatsal yapı bizi karşılar. Türkiye, 200 yıllık modernleşme safhasını tamamlamıştır ve bunun yarattığı iki tür fenomen vardır. Dindarlar ilkidir… İkincisi ise totaliter laikler diyebileceğimiz kesim ki, Osmanlı ve cemaatten hınçla uzaklaşmak isteyen kuruluşcuların yarattığı seküler dünyaya yeni yuvaları olarak giriş yapmışlardı. Aşkın bir sabite ihtiyaç kesindi ve bu manada Atatürk’ün putlaştırılması, Anıtkabir’in de Kâbe muamelesi görmesi oldukça semboliktir. Çünkü yuvanın zamana ve her türlü tehdide karşı güçlü ve yıkılmaz olması gerekir. (Dine öykünme.) Bu eksiklik ve içgüdü totaliter yaşam biçimi diktatörlüğünü ima etti. 1920’lerde ve 1970’lere kadar, bu yaşam biçiminin çökmüş öncülünün karşısındaki parlaklığı yadsınamazdı. Buna dair “saldırıların” Menderes’in linç edilmesini gerektirdiği gibi, en acımasız ve irrasyonel şekilde geri püskürtülmesinin doğruluğu tartışılmazdı. Birilerinin sizin yuvanızı yıkmaya çalıştığında, her türlü yönteme başvurmanın meşruiyeti, “haneye tecavüz” ve “meşru müdafaa” türünden tartışılmaz haklardan ileri gelmekteydi. Yani aslında totaliter sekülerler, zaten sorunlu olan bir modern kimliğin küresel krizlerinin üzerine eklenen bir de yerel tehditler ve dilemmalarla yüzleşmek durumunda kaldı.

Oysa dindarlar da modernleşiyorlardı. Hatta günümüze bakıp tarafsız bir değerlendirme yapıldığında, dindarların daha özgün ve daha az çelişkili bir modernleşme sürecinden geçtiği ve süreci tamamladığı söylenebilir. Totaliter sekürlerler ise süreci tamamlayamaz; bu olduğunda varlık sorunu ile başbaşa kalacaklarını ve hayaletlerin geri döneceğinden korkarlar. Sabitlenmiş bir nostalji duygusu ile evsizliğe duyulan hınç arasında bir sarkaç gibi sallanmak varoluşsal bir kriz, bu kriz ise spekülatif bir dünyayı öfkeyle koruma içgüdüsünü yaratır.

Dindarların, ama cebir, ama gönüllülükle modernleşmelerini tamamlarken, cemaat ve dinlerine sahip çıkmaları, bundan bir sentez elde etmeleri, ödenen bedelin zengin bir potansiyeller dünyasını hediye etmesini ima etmiştir. İnancı ve moderni uzlaştıran melez ve zengin bir imkanlar dünyasından bahsediyoruz. Evden kovulmadan, evi tadil etmek, üzerinde yeni süslemeler yapmak gibi.

Totaliter laiklerin bugün Erdoğan ve dindar kesime yönelttikleri hınç ve öfkeyi, aslında kendi yurtsuzluk ve kimlik bunalımına duydukları tepki olarak anlamlandırabiliriz. Erdoğan’ın dindar kimliği ile barışık ama modern dünyaya açık halleri, bir de totaliter sekülerlerin yurt belledikleri, tek yaşam biçimi diktatörlüğünü ima eden kamusal alana geri dönmeleri, orayı dönüştürmeleri bu öfkeyi daha da katlanılmaz ve irrasyonel kılıyor. Erdoğan ve dindarlar kimseyi evinden ve yurdundan kovmuyor, sadece zaten evsiz ve yurtsuz olduklarını onlara hatırlatıyor. Bir simülasyon gerçeğin ateşiyle kavruluyor ve bunun müsebbibi her ne kadar Erdoğan ve dindarlar gözükse de, aslında zamanın kendisi oluyor.

Totaliter seküler gökkubbe çöküyor. Kamusal alan, içinde din ve geleneklerin de olduğu insanın her hallerinden oluşan tuğlalarla yeniden örülüyor. Kaçınılmaz olan oluyor ve evet, katı olan her şey, iki yüzyıl sonra yeniden buharlaşıyor. Bu bunalımın müsebbibi Erdoğan veya dindarlar değil. Öyle olduğu için de argümanlar sadece “üslup” üzerinde kısıtlı kalıyor, altı dolmuyor. Gerçeklik spekülatif dünyaya ait olduğu için sadece öfke ve irrasyonalite, hatta faşizm ve ırkçılığa varan hallerle mücadelenin kof özü ikame edilmeye çalışılıyor. Öz kof ve gayrıahlaki, sınıfsal olduğu için bu hıncı yaşamayanlar üzerinde etkili olamıyor.

“Kardeşlerimizi bir yerden kovarak” orayı yurt veya ev haline getiremeyiz. 80 yıl bu yöntem bir devlet projesi olarak uygulandı. Gayrımüslimler, Kürtler, Aleviler, dindarlar “bir yerden” kovuldular ama orası bir ülke, orada yaşayanlar da toplum olamadı. Bu nostalji ve yurtsuzluk öfkesinden statüko üreten üstyapıları kast etmiyorum; ama totaliter seküler halk kesimleri, ev sahibi olmak için aslında çok elverişli bir dönem yaşıyorlar. Ortak ahlak ve yeni toplum sözleşmesine katılmak, onlara çok iyi gelecek, bu evde onların da yeri olduğunu, evin inşasına katılırken hissedecekler ve sağalacaklar. Üst yapının en büyük zararı, onları bu yolun kapalı olduğuna ikna etmek oldu.

Hayali evlerden gerçek yuvaya dönmenin zamanı. Bu ise sadece bir kararı gerektiriyor. Basit bir karar.

Birlikte yaşamaya ve kardeşleri hor görmemeye dair.

*Nietzsche’nin Dansı, G. Stauth&B.S.Turner, Ark Yayınevi, 1995, Ankara.

**Age.

Kategori: GENEL Yorum yok