Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

18Eki/140

Çözüm Sürecine Katkı Bildirgesi-Akil İnsanlar…

BASIN DUYURUSU

Akil insanlar heyeti içerisinde yer alan “Çözüm Sürecine Sivil Katkı” girişiminin yaptığı toplantının sonuç bildirgesi açıklandı.

Hatırlanacağı üzere, akil insanlar heyeti içerisinde yer alan Can Paker, Oral Çalışlar ve Mehmet Uçum’un heyet üyelerinden bir kısmına yaptığı çağrıyla bir toplantı düzenlenmişti.

Toplantı 15 Ekim 2014 günü İstanbul’da yapılmıştı. Toplantıya Akil İnsanlar Heyeti üyesi 24 kişi katılmıştı. Her ne kadar kamuoyunda sanki Akil İnsanlar Heyeti üyelerinin tamamına çağrı yapılmış gibi 24 kişinin katılımının az olduğu iddiası ileri sürülmüşse de bu iddianın doğru olmadığı çağrıcılar tarafından açıklandı. Toplantıya çağrıcıların acil bir biçimde ulaşabildiği 30 civarında heyet üyesi ismin davet edildiği bunlardan 24’ünün toplantıya katıldığı gelemeyenlerin ise mazeret bildirdiği aynı açıklamada ifade edildi.

Toplantıdan sonra yapılan basın açıklamasında belirtildiği üzere, toplantının sonuçlarına ilişkin bildirgenin hazırlığı tamamlandı. Bildirgede yer alan yaklaşımların Çözüm Sürecine Sivil Katkı girişiminin sürece ilişkin fikri doğrultusunu ve yönelimlerini ifade ettiği belirtildi. Bu fikri doğrultu çerçevesinde hareket edebilecek herkesin Çözüm Sürecine Sivil Katkı girişiminde yer alabileceği vurgulandı.

ÇÖZÜM SÜRECİNE SİVİL KATKI

Can Paker Oral Çalışlar Mehmet Uçum
Abdurrahman Kurt Abdurrahman Dilipak Ali Bayramoğlu
Avni Özgürel Ayhan Oğan Doğru Ergil
Etyen Mahçupyan Fadime Özkan Fatma Benli
Hülya Koçyiğit Kadir İnanır Kezban Hatemi
Levent Korkut Mahmut Arslan Muhsin Kızılkaya
Nihal Bengisu Karaca Öztürk Türkdoğan Sibel Eraslan
Tarık Çelenk Vahap Coşkun Yıldıray Oğur

15 EKİM 2014
İSTANBUL
ÇÖZÜM SÜRECİNE SİVİL KATKI (ÇSK) TOPLANTI
SONUÇ BİLDİRGESİ

1. Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle ve sürecin asli siyasi aktörlerinin inisiyatif alarak başlattığı Kürt sorununun çözümüne ilişkin süreç, tarihi bir öneme sahiptir. Bu süreç, barış ve çözüm sürecidir.

2. Çözüm süreci, sadece Türkiye’nin Kürt yurttaşlarının sorunlarının çözümüne yönelik değil, Türkiye toplumunun demokrasi, hukuk ve barış üzerine kurulacak geleceğini inşa etmek için temel bir stratejidir. Bu nedenle çözüm süreci, kalıcı bir barış ve gelişkin bir demokrasiyle organik olarak iç içe geçen bir süreçtir.

3. Çözüm sürecinin başarısı, Türkiye’nin yirmi birinci yüzyılın ihtiyaçlarına uygun bir siyasal demokrasinin koşullarını yaratması demektir.

4. Son yaşanan olaylara rağmen çözüm süreci, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek toplumsal desteğe sahip siyasal ve hukuksal projesidir. Toplumsal destek, sürecin başarıya ulaşması için en önemli güvencedir.

5. Yaklaşık 21 aydır devam eden çözüm süreci, birçok soruna ve engelleme çabalarına rağmen, halen daha birçok eksiği bulunmasına karşın belirli bir aşamaya getirilmiş olup kararlı bir biçimde sürdürülmeye çalışılmaktadır.

6. Çözüm sürecinin hükümeti de kapsayacak şekilde devlet politikası haline gelmesi son derece önemli bir adımdır. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Başbakan ve hükümetin çözüm sürecinin devamına ilişkin kararlılıklarını her aşamada ifade etmeleri, Cumhurbaşkanının vizyon belgesinde, hükümetin programında başlıca hedeflerden biri olarak çözüm sürecinin başarısının yer alması, büyük bir öneme sahiptir.

7. Çözüm sürecinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kararlılığını sürdürmesi, Öcalan’ın yönlendirmeleri ve talepleri çerçevesinde bağlantılı siyasi hareketlerin çözüm sürecinde diyalog ve işbirliğinin önemine işaret etmeleri, konunun muhatabı siyasi partilerin çözüm sürecinin devamına ilişkin kararlılığı altı çizilmesi gereken bir öneme sahiptir.

8. Çözüm sürecinin çerçeve bir yasaya kavuşturulması ve bu yasanın çıkarılmasında Abdullah Öcalan’ın taleplerinin de dikkate alınması, süreçte tüm tarafların hukuk içinde adımlar atılması yaklaşımlarını güvence altına almıştır. Çerçeve yasaya ilişkin yetersizlik noktasında ve ifade biçimleri açısından getirilen eleştiriler, eleştiri sahiplerinin konumları gereği haklılık taşısa bile yasanın temel felsefesi ve yönelimleri açısından esas noktadaki önemini azaltan bir seviyede değildir.

9. Çerçeve yasa, devleti; yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarıyla birlikte sürecin yükümlüsü ve yürütücüsü olan temel kamu öznesi haline getirmiştir. Bu nedenle, devlet, bütün fonksiyonları ve kurumlarıyla çözüm sürecini kararlılıkla yürütmek ve başarıya ulaştırmak yükümlülüğü altındadır.

10. Çözüm sürecinin gelinen bu aşamasında Suriye/Rojova-Kobane bölgesinin yaşadığı İŞİD terörü tehlikesi sebebiyle zarar görmesi kesinlikle kabul edilemez. Çözüm süreciyle Kobane sorununu birbirinin şartı olarak görmek yerine Kobane konusunun çözüm sürecine zarar vermeyecek biçimde ele alınması son derece önemlidir. Bu konuda tarafların karşılıklı diyalogla uzlaşma temelinde bir yaklaşım geliştirmesi gerektiği görüşündeyiz.

11. Kobane’ye destek verilmesi talepleri haklı ve yerinde olmakla birlikte, bu desteğin biçimlerine ilişkin farklılıkları dikkatle değerlendirmek gerekir. Türkiye, tek başına sadece kendi silahlı kuvvetleriyle sınır ötesi bir kara hareketi macerasına çağrılmamalı ve böyle bir maceraya sokulmamalıdır.

12. Kobane sorunu, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren ve etkisi yakıcı olan bir sorun olmakla birlikte ayrıca uluslararası toplumun bir sorunudur. Bu nedenle, Kobane sürecindeki desteğin uluslararası koalisyonun aktifleştirilmesi yoluyla verilmesini sağlamak doğru olan yaklaşımdır. Elbette Türkiye, uluslararası koalisyonun faaliyeti içinde etkili ve inisiyatifli bir yer tutmalıdır.

13. Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün bölgedeki Kürtlerin demokrasi ve hukuk ekseninde geleceklerini inşa etmeleri bakımından son derece önemli olanaklar sağlayacağı asla unutulmamalıdır.

Başta hükümet ve çözüm süreciyle ilgili kurullar olmak üzere, süreçte yer alan tüm siyasi aktörlerin Türkiye’nin çözüm sürecine zarar vermeden bölgenin sorunlarına demokrasi ve hukuk ekseni üzerinden daha güçlü ve aktif yaklaşımlar geliştirmesi Türkiye toplumunun tüm kesimleriyle beklentisidir. Bu beklentilere uygun olarak, daha somut kamu politikalarının geliştirilmesi gerekmektedir.

14. Çözüm sürecinin başarısının temel koşulu, kalıcı çatışmasızlığın devam etmesidir. Çözüm süreci, ancak ve sadece demokratik siyaset yöntemiyle başarıya ulaşabilir. Şiddet riski yaratan hiçbir tutum ve eylem çözüm sürecine katkı sağlamaz. Baskı ve şiddet yöntemleriyle çözüm sürecinde pozitif tutum almak mümkün değildir. Türkiye’nin çözüm sürecinde, baskı ve şiddet üretecek her türlü tutum ve çağrı, kimden gelirse gelsin, çözüm sürecine büyük zarar verir.

15. Çözüm sürecinde toplumsal iradenin yeniden devreye girmesi gerekir. Akil İnsanlar faaliyeti tamamlanıp heyetler raporlarını verdikten sonra Türkiye toplumu, çözüm sürecinin izleyicisi haline gelmiştir. Bu durum, çözüm sürecinde ortaya çıkan gerilimlerin nedenlerinden biridir. Bu nedenle, çözüm sürecine Türkiye toplumunun yeniden dâhil edilmesi son derece önemlidir. Sürece, sivil iradenin katılmasını ve bu sivil iradenin arabuluculuk, izleme, görüşme çeşitliliği konusunda yetkilendirilmesini sağlamak, sürece büyük katkı yapacaktır.

16. Çözüm sürecinde sivil iradenin bir dinamik olarak devreye girmesi her alanda, yerelde ve ülkesel seviyede sivil girişimlerin geliştirilmesi yoluyla olabilir. “Çözüm Sürecine Sivil Katkı” çerçevesinde Türkiye toplumunun her kesiminden girişimlerin başlatılması ve Türkiye’nin her yerinden bu konuda çalışmaların yapılması sürecin toplumsallaşması bakımından hayati önemdedir.

Bu çerçevede, çözüm sürecinde üçüncü bir göz olarak sivil bir dinamiğin oluşturulmasını gerekli görmekteyiz. Bu sivil yapının en önemli görevlerinden birisi de sorunun muhatapları ve taraflarıyla görüşmeler yapması ve özellikle de Abdullah Öcalan’la temas etmesi yararlı olacaktır. Abdullah Öcalan’ın görüşlerini kamuoyuna görüşme çeşitliliği sağlayarak farklı kanallarla aktarması sürece pozitif katkı yapacaktır.

17. Çözüm sürecinde şimdiye kadar yapılanların son derece önemli olduğunun unutulmaması ve buna gereken değerin verilmesi kaydıyla bundan sonra atılacak adımlar konusunda başta hükümet olmak üzere tüm taraflara büyük sorumluluk düşmektedir.

Bu çerçevede, Türkiye toplumunun tüm çeşitliliği dikkate alınarak ana dilinde eğitim ve öğretim hakkı dâhil yaşama hakkı, demokratik siyaset önündeki kalan engellerin kaldırılması, eşitlik esasına dayalı yurt edinme hakkı, günümüzün ihtiyaçlarına yanıt verecek seviyede yetkileri güçlendirilmiş yerel yönetimler, geçmişle yüzleşme kapsamında adalet ve hakikat konularında çok daha kapsamlı programların geliştirilmesi ve uygulamaya sokulması kaçınılmazdır.

18. Türkiye’nin hem çözüm sürecinde başarıya ulaşması hem günümüzün ihtiyaçlarına uygun bir siyasal demokrasiye geçiş için yeni anayasa ile birlikte bir hukuk reformu başlatması zorunluluktur. Bu nedenle, çözüm sürecinin yeni anayasa hedefiyle birlikte yürütülmesi ve 2015 genel seçimleriyle oluşturulacak TBMM’nin yeni anayasayı yasalaştırmasını sağlamak için çalışılması yakın geleceğin en önemli amacı olarak kabul edilmelidir.

19. Türkiye toplumunun tamamen kendi iç dinamikleriyle ürettiği çözüm sürecinin yine toplumun iradesi ve kararlılığıyla başarıya ulaşacağından en ufak bir kuşkumuz yoktur. Herkesin toplumun bu iradesine ve kararlılığına dayanarak ve sahip çıkarak çözüm sürecinde üzerine düşeni yapacağına inancımız ve umudumuz tamdır.

Kategori: GENEL Yorum yok
13Tem/140

Berrak bir su ararken…

Epistemoloji, yani bilginin nasıl elde edildiği ve idame ettirildiği önemli bir mesele… Bu alan genelde akademinin tumturaklı, anlaşılması, ulaşılması zor kılınmış dar sahasında kalmış ve adeta işgal edilmiştir. Sanırım bu Herakleitos’çu bir gelenektir. Herakleitos, eserlerini halkın anlayamayacağı “yüksek” bir Grekçe’de veriyordu. Muhtemelen, Platon’un “süper uzmanlar” ile, yani filozofların toplum için neyin iyi ve doğru, neyin ise yanlış olduğuna dair araştırmaları yapmakla vazifeli kılındığına dair görüşüyle kurumsallaşmıştır. Halk bu noktada en fazla epistemolojinin düşmanı olabilirdi. Bu mesele bugüne kadar böyledir ve modernler Grek’i keşfederken, Protogoras veya Herodot’un göreceliği yerine bu kast sistemini daha işlevsel bulmuşlardır. Çünkü bu görüş bir iktidar verdiği gibi, muktedirlerle proje alışverişini de cari kılıyordu. Montaigne gibi birkaç özel örnek bu kanonun dışında kalabilmiştir.

Bilgi-iktidar ilişkisi, nasıl derler, biraz değil, epeyce ahlaksızcadır. Muktedirler toplumu yönetmek isterler, bilgi oluşturucular ise, evrensel, tartışılmaz ve tüm insanlık üzerinde geçerli standart bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu iddia ederler. İkisinin de güdüsü bu teklikte birleşir. Oysa herhangi bir bilgi, ancak zamanın bir kesitinde, belirli bir coğrafi düzende ve toplumsallıkta, o da belki, işlevselleşebilir. Ancak bir güç ve prestijeşliğinde meşru hale gelebilir. Mesela “modern demokrasi” ve “modern yaşam biçimlerini” oluşturan bilgi dağarcıkları, onun arkasında ancak kolonyal ve çok “kararlı” bir işletici güç olduğunda “evrenselleşir” ve genellikle yıkıcı etkileriyle daha çok anılır. Modern yaşam biçimleri ve Batılı demokrasi modeli, müzakerelerle, doğal akışında değil de, sömürgeleştirici bir amaçla müdahale şeklinde girdiği her özgün kültür-gelenek içinde bir felakete dönüşür.

Modern akıl, dinleri, otantik gelenekleri dogmatik ve irrasyonel bulur ama, kendisine atfettiği kozmoloji daha az irrasyonel ve daha az dokunulmaz değildir. Bilim adamları, akademik dünyanın ruhbanları gibi davranırlar ve ağızlarından demokrasi, bireyselleşme, özgürlük kelimeleri hiç eksik olmaz. İçlerindeki en vicdanlı ve en liberal olanları dahi, modern olmayan, yabancı gelenek ve bilgilere ancak “onların da faydalı olabileceğine” dair bir yükseltiden yaklaşır, onları tanımlar ve kategorize eder. Tanımlayan tanımlananın efendisidir. Bazıları ise, yaptıklarının neye karşılık geldiğini artık fark edemeyecek kadar modern öncesinin zengin dünyasından uzaklaşmışlardır.

Feyerabend şöyle der: “Bilimin değer ve kullanımı ile ilgili kararlar bilimsel kararlar değildir; bunlar ‘varoluşsal’ denen türde kararlardır: Belirli bir tarzda yaşama, düşünme, hissetme, davranma kararlarıdır. (…) Bu gibi şeyler ne tür bir hayat istediğimize bağlı olarak iyi ya da kötüdür. Yardımcı ya da yıkıcıdır. (…) Bu bilimi itham etmek değildir; yalnızca bir kere daha diğer yaşam biçimleri karşısında bilimi seçmenin hiç de bilimsel bir seçim olmadığını söylemektir. (…) Çünkü sözüm ona bilime dayalı pratiklerin elde ettiği birçok zafer sistematik karşılaştırmalı araştırmaların sonucu değil, onlardan bağımsız çeşitli toplumsal gelişmeler, politik (kurumsal) baskılar ve bir iktidar oyunu sayesinde şişirilmiş komik kanıtların sonucudur.”

Kendisinden röntgen almakta ısrar eden doktora “İçimde nelerin olup bittiği kimseyi ilgilendirmez” diyerek direnen Afrikalı yerli, Batılı için bir deli, cahil, Doğu’lu için belki de bilgedir. Öyle de olmalıdır ki, Çin’de akupunktur biraz da bu mahremiyet talebi nedeniyle gelişmiştir.

“Nesnel bir doğa gözlemcisi olarak yürüttüğüm faaliyet, bir insan olarak benim gücümü zayıflatsın, bu mümkün mü?” diye soruyor Kierkegaard… Bu soru, bilimsel ve düşünsel bir faaliyet yürütücüsünün iktidar olgusu ile kurduğu ilişkinin ahlaki tercih anını ifade etmektedir. Öyle bir bilim adamı, öyle bir filozof olsun ki, bulduğu şeyin mutlak değil, göreceli gerçeklerden sadece bir tanesi olduğunu iddia etsin. Öyle bir demokrasi mücadelecisi, insan hakları savunucusu olsun ki, iddiasında kendi değerleri dışında yabancı geleneklerin değerlerine de yer versin. Öyle bir buluş olsun ki, bulana bir güç, imtiyaz taşımasın.

Bu pek rastlanılmış bir durum değildir. Çünkü böyle olduğunda “kutsallık halesi” ve “iktidar” yitirilmektedir. Geçen bir yazımda belirtmiştim. Japonya’nın yenildiği kesinleştiğinde, henüz Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmamıştı ve bazı bilimciler projeyi sürdürmenin artık ahlaki olmayacağını düşündüler. Ancak azınlıkta kaldılar ve boğuldular. Çünkü “kutsal bilimsel” faaliyetlerini sürdürmek için bir miktar insanın ölmesi ve barışın ancak bu bomba sayesinde gelebildiğinin dünyaya kanıtlanması gerekiyordu. Öyle ki ödenekler artarak devam etsin. Politikacılar da başka nedenlerle aynı fikirdeydi ve bilim adamlarının onların baskılarına karşı koyacak zihinsel bir farklılıkları yoktu. Başka türlüsünün olabileceğine dair bilgi hiç yüzeye çıkamadı.

Feyerabend’in verdiği başka bir örneğe dönelim. Darius, Pers kralı olduğu dönemde saraya yolu düşmüş Yunanlılar üzerinde bir deney yapar. Onlara ne karşılığında babalarının cesedini yiyebileceklerini sorar. Yunanlılar böyle birşeyi hiçbir şey karşılığında asla yapmayacaklarını söylerler. Darius, huzuruna bu sefer de Callatiae yerlilerinden bir grup çağırtır ve tercüman aracılığıyla ne karşılığında ana babalarının cesetlerini yakabileceklerini sorar. Yerliler korku dolu çığlıklar atarak böyle bir şeyin ağza bile alınmamasını rica ederler. Tahmin ettiğiniz gibi, Yunanlılar ölen ana ve babalarını yakar, Callatiae yerlileri ise yerlerdi.

Böyle bir bilgeliğe bugünün yöneticileri hâlâ sahip değildir.

Mesela, Kurban Bayramı’nda kesilen hayvanlar Batılı ve Batıcı süper vicdanlı insanlar tarafından tartışmaya açılır ve bunun tam da modern öncesi barbarlığın bugüne düşen gölgesi olduğu ima edilir. Bırakın vejetaryenliği, eğer bir vegan olsaydım ve sadece Müslüman coğrafyasında değil, tüm dünyada öldürülen hayvanlar için eşit bir mücadelem olsaydı, eleştirimde belki tutarlı olabilirdim. Ama bu genellikle eleştiri değil, çifte standarda dayalı bir aşağılamadır. Batı’da, hele ABD’de çok daha fazla et tüketilir ve bu hayvanlar birer canlı olmaktan öte birer emtea olarak son teknik usullerle öldürülür. Gelişmiş teknikler hayvanın daha az acı çekmesi için değil, mümkün olan en kısa sürede, en ucuz şekilde ve en fazla sayıda hayvan öldürmek için geliştirilmiştir. Batılı bazı restoranlarda özel giyotin mekanizmasına yerleştirilen maymunların canlı canlı beyni kaşıklanabilir. Buradaki çifte standart, Suriye’de yüzbinlerce insanın soyunun kırılmasına göz kapayan ile Nijerya’ya kızların kaçırılması üzerinden işgale hazırlanan aklın işleyişine dair bir formülü bize sunar.

Müslümanların, hatta tapınakları olmadığı için iki bin yıldır kurban kesemeyen Musevilerin hayvanla ilişkisine, bu ibadetin özüne bakılmaya tenezzül edilseydi, Batı’dan çok daha incelikli bir felsefesi olduğu görülebilecekti. Dindara göre, kurban etme eylemi, açları doyurmak veya günahlarımızla mecbur kaldığımız bir cezadır. Ama hayatta kalmak için, ama bizim işlediğimiz günahlar yüzünden güzelim hayvanları öldürmek zorunda kalışımız, dindar kişiye cennetten neden kovulduğunu ve neyi kaybettiğini hatırlatır. Bu nedenle hayvan en iyiler arasından seçilir ve ona saygı gösterilir. Onlar bizim yerimize ölmektedir. Bizler yaşayalım diye… Bilinçli mümin kurbana bu saygıyla yaklaşır. Kurban bayramlarında hayvanları işkence yaparak öldüren ruh hastaları ise bağlam dışıdır.

Öldürme eylemi üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyada çürüme prensibi var. Batı’nın öldürme eylemini palayla değil, drone’larla yapması sonucu değiştirmiyor. Sayılarda ise Batı, Doğu’nun epeyce önündedir. 11 Eylül gerekçe gösterilerek Irak ve Afganistan’a yapılan işgallerde bir milyon sivil öldürülürken, 11 Eylül’de ölen sivil sayısı yaklaşık üç bindir. Birisi intikam, diğeri ise demokrasi adına yapılmıştır.

Yıllar önce “Modern olmayan bir şey” başlıklı bir yazı yazmıştım. Acemice ama doğru güdülerle yazılmış bir yazıydı. Modernite insanlık hikâyesinin değerli bir veçhesiydi ve çok önemli bir bilinç sıçraması yaratmıştı. Ama tüm dünyaya o kadar hızlı ve kibirli bir şekilde yayılmış, dünyayı öyle acımasızca sömürgeleştirmişti ki, artık tahayyülün deli gömleğine dönüşmüştü. Modernizm, kendisine atfettiği rol ile ve bunu güçle de tahkim ettiği üzere insanlığın tamamını kendi mütemmim cüzü haline getirmek istiyordu. Bunu da sadece coğrafik işgallerle değil, muhayyileleri de ele geçirerek, başka türlüsünün olamayacağı hissini çekirdeklere yerleştirerek yapıyordu. Bu klostrofobik durum, Batı dahil dünyanın önündeki en büyük sınavdır bugün.

O yazıyı modern olmayan bir şekilde düşünemiyor olmamdan ötürü kendi sınırlılığıma duyduğum bir tepkiyle yazmıştım. Mesela ölümün beni sınırlamasını, aklımın fiziksel sınırlarının olmasını anlayabilirdim. Peki ya insan icadı olan bir şey? Neden böyleydi? Bu bir kabul ve ezber olmalıydı. Akvaryumu okyanus zanneden bir balık olduğumuzu fark etmek sanırım cevapları hemen vermese de, iyi bir başlangıç noktası olabilirdi.

Türkiye’de ve Mısır’da yaşananlarda da bu klostrofobik tekçi zihin dünyasının tezahürleri üzerinden yol alıyoruz. Mısır’da mücadele ve fırsat şimdilik kaybedildi, ama Türkiye ayakta kaldı. Bu bir şans olabilir mi, yoksa geçici bir hayal mi yaşıyoruz? Hissiyatım, modern ötesi dünyanın Türkiye’nin ayağa kalkışı ile tanımlanabilme fırsatını dünyaya bahşedebileceğini fısıldıyor. Türkiye’nin şansı, çok kültürlü-melez bir imparatorluk bakiyesinin hafızasını taşıması ve sömürgecilerin hedefindeki dine, İslam’a tabi olması. Haçlı seferlerinden daha çok, Hristiyanlığın kolonyal bir yayılma aracı olarak kullanılmış olması bana daha yıkıcı gelir. Çünkü ilkinde eşitler arasında bir boğazlaşma olduğu kadar, kültürel bir etkileşim de vardır. Ama kolonyalizm, Hıristiyanlık dahil her geleneği (epistemolojiyi) bir teknolojiye çevirerek “tam tahakküm” için kullanmaya ve kültürel geçirgenliği olmayan bir aktarıma dayalıydı. Bugün, Batı’nın İslam korkusu, aslında biraz da Hıristiyanlık korkusudur. Hıristiyanlığı yok etmiş olmanın verdiği varoluşsal birçaresizliktir.

Şimdi buraya EtyenMahçupyan’ın 30 Nisan 2014 tarihli “Berrak Su” başlıklı yazısından bir bölüm alıyorum.

“Bundan birkaç yıl önce Başbakan Erdoğan çeşitli meslek erbabı aydınlarla Dolmabahçe Sarayı’ndaki dizi toplantılarda bir araya gelmişti. Bunlardan gazeteci ve yazarlarla olanında bir sunuş yapmış ve gündemde olmamasına karşın sözü Ermeni meselesine getirerek aynen şöyle demişti: ‘Yüzümüze bakmak için berrak bir su arıyoruz’… O güne dek herhangi bir devlet yetkilisinden veya siyasetçiden duyulmuş olan en samimi ve aslında en radikal sözdü.”

Mahçupyan, bu radikal ve çok değerli sözün neden hak ettiği ilgiyi görmediğine şaşırmıştı. Bu sözün ne kadar değerli bir fikri kırılmayı ima ettiğini kimse fark etmemişti. Doğaldı çünkü insanlar bulanık suda olduklarının farkında değillerdi. Suyumuz kirlenmişti. Zihnimiz işgal edilmişti ve bizler bu yüzden aynı fasit daire içinde debeleniyorduk. Erdoğan’ın bir lider olarak farkı, bunun farkında olmasıydı. Rakiplerini sürekli şaşırtan bir lider olması, onlarla aynı bulanık fikri zeminden ayrılmaya temayül göstermesi nedeniyleydi. Erdoğan’ın sözünün değerini fark edebilenin bir Ermeni entelektüel olması, aslında tam da tezin sağlaması olmuştu.

Beni düşündüren asıl konu ise, darbe girişimleri değil, berrak su arayan bizlerin, bu arayışı fikri olarak derinleştirip derinleştiremeyeceğimiz. Bu süreç darbelerle değil ama fikri derinliğin yaratılamaması nedeniyle çalı ateşi gibi sönüp gidebilir mi? Hiç ümitsiz değilim. Anadolu’yu gezdiğimde o heyecanı hissediyorum. Melezliğin güzelliğini fark eden meraklı, istekli iyi insanlarla karşılaşıyorum.

Önce bulanık sudan çıkacak, yüzümüzü daha iyi göreceğimiz berrak su pınarları bulacağız. O yüz toplum mühendislikleri ile makyajlanmış değil, kendi doğal yüzümüz olacak. Tarihi momentum sürecin arkasında. Komplekse, tembelliğe, korkaklığa gerek yok. Tarihin doğru, namuslu, ahlaklı olan tarafında olmaktan gelen enerjiyi hissetmek şart. Bu ise ne yaşandığının farkında olmakla ilgili bir bilinç durumu. Bu geçiş başarılırsa, başarıldığında kibre kapılınmaz ve iktidarı Batı’dan devralmış olma kompleksine çevrilmezse, inanın tarihi bir kırılma yaşanacak. Güdümüz, Batı’dan rövanş veya intikam almak, “O fakir delikanlı vardı ya” diye caka satma yüzeyselliği olmamalı. Sadece parçalanmış insanı ve bölünmüş dünyayı bir bütün haline getirmek ve savaşa bir son vermektir amaç. Kant’ın dediği gibi Aydınlanma bu iddia ile işe girişen bir reşitlik iddiası içeriyordu ama gittikçe yoldan sapmıştır. Batı’yı kategorize etmeden, dünyanın neresinde varsa iyi şeylere eşit hak ve temsil imkânı veren demokratlıktan, karşılıklı saygıdan, müzakere ile kurulan düzenlerden bahsediyoruz.

Başlangıçta Söz vardı.

Söze sahip çıkmaktan bahsediyoruz…

16-05-2014 / Yeni Şafak

Kategori: GENEL Yorum yok
13Tem/140

Fanatizmin sıradanlığı ve Türkiye siyaseti…

Siyasette fanatizmin genellikle marjinal kesimlerin alanında hapsolduğu, doğası gereği dar bir alanda kısıtlı kaldığı varsayılır. “Fanatik” siyasi hayatın içinde olduğu kadar, tüm hayat ve uzmanlık alanlarında da kullanılan en ağır yaftalardan birisidir. Dolayısıyla, “anomali”yi siyaset veya başka bir bağlamda incelerken, öncelikle neyin fanatizm, neyin ise kültürel, sözsel ve düşünsel çeşitlilik olduğu konusunun oldukça tartışmalı olduğunu baştan şerh düşmeliyiz. Hatta “fanatik” olarak nitelenen, haliyle bu yaftayla sözü ve eylemi şüpheli, itibarsız hale getirilen insanların, cemaatlerin, kurumların, hatta devletlerin, bizatihi fanatizm kurbanı olduklarını da hatırda tutmakta fayda var. “Fanatizmin” içinin doldurulması da en nihayetinde bir değerler ve kanılar yüklemesidir ve bir görüşün azınlıkta, ifade edilme biçiminin sıra dışı veya sarsıcı, genel kültür ve politik eğilimlere aykırı olması, fanatizm yaftasının kolaylıkla hedef özneye yöneltilmesi sonucunu doğurur. O andan itibaren o özne, artık öznelik özelliklerini kaybederek nesneleşir, en hafifi deyimiyle “madun” (subaltern) hale gelebilir.

Alberto Toscano’nun “Fanatizm, Bir Fikrin Kullanılması Üzerine” başlıklı kitabında bu kanonik ezber üzerinde durur. “Fanatik” en başlıca özelliği olarak iletişime kapalıdır. “Her türlü dünya görüşü veya hayat tarzı ortadan kalktığında yatışacak olan (bu onu yatıştırmaya yeterse tabii) azılı, sarsılmaz bir inancın boyunduruğu altındadır; ‘kafasını değiştiremeyen’, uzlaşmaz, iflah olmaz biridir. Bu nedenle, fanatiğin müzakere alanının dışında yer alan edimleri çoğu zaman toplumsal ve siyasi davranışlarla ilgili değerlendirmelerimizi yönlendiren akılcılık varsayımına layık görülmez.”

Toscano, benim de epey şüphe duyduğum bir noktaya parmak basıyor. “Fanatizm” konusunda büyük bir uzlaşma olabilir. Ama bu uzlaşmanın kendisi de acaba bir fanatizm türü olabilir mi? İnsanlar, partiler, cemaatler, pekâlâ fanatizmin düşmanı olan düşünsel çeşitliliğe, özeleştiri kültürüne sahip, ama eylem ve düşüncelerini ifade ederken eforik, heyecanlı bir stile sahip olabilirler. Mete Tunçay, bu farkın altını şu sözlerle çizer:

“Heyecanlı/coşkulu tarzda bir davaya/konuya bağlılık göstermek her durumda fanatiklik anlamına gelmez. Bir bilim insanı, bir sanatçı, politikayla uğraşan biri, mesleğini/işini seven biri sıklıkla heyecanlı bir şekilde dert ettiği meselelere, davasına bağlı biri olabilir. Bu tek başına bir fanatizm ölçütü değildir. Tam aksine bu insanlar genellikle oldukça faydalı, yaratıcı faaliyetler yaparlar. Buradaki kritik nokta, bir dava peşinden gitsek bile, o davaya dair eleştirel bir mesafeye sahip olup olmadığımızdır.”

Toscano da inanç ile sorumluluk, coşku ile akla yatkınlık, karar verme ile düşünüp taşınma arasında sabit karşıtlıklar kuran bir diğer fanatizme dikkat çekiyor. “Fanatizmin pedagojiyle ve zorlamayla üstesinden gelinebilecek akıldışı bir sapma olduğu şeklindeki rahatlatıcı fikri savunmak yerine, fanatik yaftası yapıştırılan siyasi davranış ile rasyonel ve özgürleştirici siyaset arasındaki kayda değer, hatta huzursuz edici yakınlıklar üzerinde duruyor.”

Mete Tunçay ise fanatizmi şöyle tanımlıyor: “Herhalde fanatizm için ilk planda vurgulanması gereken en önemli şey, burada bir mutlaklık algısı, mutlaklık iddiası olduğu. Fanatik dediğimiz kişi, mutlak doğruya sahip olduğunu varsayan ve buna uygun tarzda davranan kişidir. Burada aslında epistemolojik anlamda, yani bilginin nasıl üretildiği ve idame ettirildiği anlamında çok özgül bir konum var. Fanatik kişi, “ben mutlak bilgiye sahibim. Ben mutlak bilgiye sahipsem bunun dışındaki her şey mutlak olarak yanlıştır” düşüncesindedir. O anlamda kuşkuya yer yoktur; kuşkunun ve kuşkuculuğun inkârı ve bununla birlikte karmaşıklığın inkârı söz konusudur. Müphemliklere, belirsizliklere, çelişkilere, çelişkilerin bir aradalıklarına yer bırakmama, tahammül edememe, krizlere tahammül edememe; kaygıya tahammül edememe gibi özellikler sayabiliriz bu mutlaklıkla birlikte gelen.”

Söz konusu söyleşiyi yeniden okurken, Osmanlı ve Türkiye’de siyaset ile fanatizm arasındaki ilişkiye geçmek üzere oldukça elverişli bir paragraf dikkatimi çekti. Mete Tunçay Kemalist ideoloji ile sosyalist akım ile İslam düşüncesi arasında “Dogmatizm-fanatizm” üzerinden özdeşlik kurar:

“Bundan 30 küsur yıl önce Felsefe Kurumu’nun bir toplantısında dogmatizm konulu bir bildiri okumuştum. Orada, o zaman bana hayli doğru gelen şimdi de farklı düşünmüyorum– bir şey söylemiştim: “Kemalist pozitivizm” zihniyet olarak aslında bir ikinci İslam gibi olmuştur; çünkü kavramlar değişmekle birlikte zihniyet kalıbı değişmediğinden aynı kesinlikle, keskinlikle bir şeylere inanılmıştır. Hatta o zamanlar Türkiye’de yeni yeni tartışılan sosyalizm de, adeta bir üçüncü İslam gibi benimsenmiştir – zihniyetini değiştirmeden, sadece kavramları değiştirerek benimsenir; ama kavramlara bağlılık da adeta dine bağlılık gibidir. Bunu fanatiklik konusunda da söyleyebiliriz: bir zihniyet, bir tavır alma söz konusu, kavramlar değişiyor ama kalıp, şebeke değişmiyor.”

Tunçay’ın 40 yıldır değişmeyen bir düşüncesi olduğuna göre, bu sav incelenmeye değer... Gerçekten de, kemalizm ve Türk sosyalizminin bir kozmolojisi vardır ve sembolizm açısından dinlerle kıyaslandığında hiç de fakir değildir. Anıtkabir tavaf edilir, Mustafa Kemal’in vecizeleri ayet, kendisi de sıklıkla bir peygamber muamelesi görür. Henüz yaşarken heykellerini yaptıran iki liderden biri Stalin’den sonra Mustafa Kemal’dir ki, sanki o da kendisinden sonra böyle bir uzam bırakmak istemiş gibidir.

Ancak bu saptamada kanımca ciddi bir sorun var. Tunçay, Kemalist pozitivizm ve Türk sosyalistlerinin İslam ile aynı düşünce şablonuna, eğilimine, kalıbına sahip olduğunu ifade ederken, referans olarak İslamı alıyor ve onları 1. ve 2. İslam olarak tanımlıyor. Yani dogmatizm veya fanatiklik açısından bu üçünü eşitliyor. Ana referans da, -belki daha önce geldiği için- İslam oluyor.

Kemalizm ve Türkiye sosyalistleri, sembolizm açısından dinlere çok benzeyebilir, ancak, acaba Müslümanların -pek tabii ki- tartışmasız kabul ettikleri Allah ve onun peygamberine bağlılıklarının işlevselleştiği zihinsel dünya ile, kemalizm ve sosyalizmin eylem dünyaları bu kadar çakışmakta mıdır? Daha açıkçası, “Allah’tan başka tapılacak ilah yoktur” der ve buna iman ederlerken, bu müminler, Kemalist ve sosyalistlerin dogmasını ve fanatizmini mi tekrarlamaktadırlar? Bir şeye inanmak doğrudan fanatizm mi doğurur? Tek Allah inancı bir dogma mıdır?

Şüphesiz din adına tarihte Tunçay’ın ima ettiği türden taasuba ve hoşgörüsülzüğe, hatta katliamlara sıkça rastlanır. Birçok göreceli sakin zamanlar da, “tahammül etmeye” dayalı bir hassas dengede geçmiş olabilir. Ancak İslam veya başka bir dini, bir geleneği, bundan ibaret saymak, ya da, bir müminin Allah’a bağlılığının, yani kaçınılmaz dogmasının, otomatik olarak dışlayıcı, fanatizm üretici, en fazla tahammül edici bir noktada durabileceğini iddia etmek mümkün değildir. Bir mümin kendi özel hayatında, kendi cemaatinde bir dogmaya bağlanabilir, ama pekala ötekilerle verimli bir tartışma, çok seslilik ve kültürel etkileşim içinde yaşayabilir. Herkesi kapsayan yaşam koşullarını ima eden ortak ahlaka kendisinden değer taşımaya ahkkı vardır. Hatta dinlerin en önemli iddialarından birisi de böyle müminler olmaktır. Tek kurtuluş yolunun İslam’da olduğuna inanmak başka bir şey, bunu dayatmak, farklı olana hayat hakkı tanımamak –fanatizm- ayrı şeylerdir. İslam ve İslam tarihini de bu anlamda kategorikleştiremeyiz. Aynı şey diğer din ve gelenekler için de geçerlidir.

Oysa kemalizme veya Türk sosyalizmine baktığımızda, bizzatihi iktidar kullanma biçimlerinin merkezinde “Tek doğru” ama bununla asla ayrı düşünülemeyecek o “tek doğruyu mühendislik ve şiddetle (devrim) kabul ettirme” faaliyeti vardır. Bu faaliyeti denklemden çektiğinizde, ortada anlamlı bir şey kalmakatadır. Özellikle kemalizm, bir ideoloji değil, bizzatihi bir müdahale biçmidir. Çoğunlukla sosyalizm de öyle.

Nitekim 2002-2014 sürecine baktığımızda, refomlarla birlikte “Dindar kemalizm” ve “Diktatörlük”, “Yaşam biçimlerine müdahale” ve “Otoriterleşme” iddialarının gündeme sokulduğunu görürüz. Bunlar fanatizmi çağrıştıran iddialardır ve muhatabı dindar hükümet ve dindar tabanıdır.

İçlerinde benim de bulunduğum bir grup yazar ise, bu söylemlerin, kemalist, ulusalcı ve sosyalistlerin fanatizminden kaynaklandığını iddia ediyor. Tunçay, “İslam” genellemesi dışında olduça doğru bir saptama yapmış. Adeta bir kadiri mutlaka inanırmışçasına, bu kesimler, laik yaşam biçminin ve laik totaliterliğin mabedinden konuşuyorlar. Eğer bu kesimler, laik yaşam biçmi ve totaliter laikliği mutlak kabul ederken, bunu onlar gibi düşünmeyenler üzerinde baskı aracı olarak kullanmasalar, devleti-halkı bu şekilde dizayn etmeye kalkmasalardı, böyle inanıyor olmaları onları otomatik olarak totaliter kılmayacaktı. Zaten bu noktadan baktığınızda, hepimiz belli inançlar, düşünceler, ideolojiler ve zihniyetlere bağlılık gösteriririz. Sorun bu bağlılığın, karşılıklı müzakerelerde eşit bir şekilde temsil edilmek yerine, zorla başkalarına kabul ettirilmesinde başlar. İlki demokrasi ve çok seslilik, diğer ise faşizm doğurur. Bu noktada İslam dahil tüm din ve gelenekler, bu değerlerden neşet etmiş politikalar da fanatiklik veya dogmatizmle peşinen suçlanamazlar.

Nitekim, bugün Türkiye’de özgür ve demokratik siyaseti Kemalist ve ulusalcılar, sosyalistler ve “liberallerin” bir kısmı değil, AK Parti hükümeti ve dindar tabanı temsil ediyor. Askeri vesayetten Çözüm Süreci’ne, gelir dağılımındaki düzelmeden Dersim özrü ve 1915 taziyesine kadar, doğası gereği fanatizmi dışlayan bu radikal adımlar, tek Allah’a ve onun peygamberine inanan kesim tarafından atılıyor. Üstelik bu adımlar, totaliter laik kampın sert müdahaleleri ile karşılaşıyor ki, bu çok da tutarlı.

Türkiye’de laik mahallenin elinde bulunan medya ile yapılan bu kampanyalar, CHP’nin anti siyaseti, reformlar karşısındaki derin nefret ve direncin gösterişli bir örtüsü olmaktan öteye gitmiyor. Medyanın yüzde 65’inde her gün “Erdoğan’ın mezarına tükürme” noktasında bir laik fanatizm sergileniyor. Ve bu hiç garipsenmiyor. “Fanatizmin sıradanlığı…”

Öte yandan, dindar bir parti olarak AK Parti’nin ve tabanının, Çözüm Süreci ve taziye konusunda, sadece evrensel demokrasi değerlerinden değil –onlar da dinlerden bağımsız oluşmamıştır- İslam’dan yardım alarak eski rejimin endoktrinasyonundan kurtuluyorlar. “Arab’ın Aceme üstünlüğünün olamayacağı” veya “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin” (Maide Suresi, Sure 5, ayet 8.) düsturu ile de hareket ediyorlar. İtiraf etmeli ki, bunlar fanatizm üreten değil, onu yok eden bir anlayışı ortaya koyuyor.

Haliyle, fanatizm ve dogmatizm, totaliterlik veya homojen toplum hayalleri, tarihin herhangi bir zamanında, herhangi bir görüntü, siyaset, inanç kalıbı içinde işlevselleşebilir. Bu bir tür zihniyet hastalığı olarak geneli etkisi altına alabilir ve meşrulaşabilir. Tüm oluş ve olguları evrensel bir tek sabite bağlayarak açıklamak ise, fanatizmin en fazla bilimsellik iddiası içine oturur.
Zaten modernizm de teklik iddiası yüzünden fanatikleşmiştir.

Lacivert Dergisi, 4.06.2014

Kategori: GENEL Yorum yok