Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

11Nis/150

Hep Birlikte Yeni Türkiye

Uzun bir yürüyüşün çok kritik bir evresine girdik. 12 yıllık AK Parti hükümetlerimiz döneminde bir çok engellemeleri, olağanüstülükleri, darbe denemelerini, suikastları, kapatma davalarını, önce askeri, sonra paralel vesayet girişimlerini aşarak Yeni Türkiye'nin kıyısına kadar geldik. Adeta bir yol temizliği yaptık. Dilekolay, yüzyıllık kendi yurdumuzda gurbete çıkmış olma kadersizliğinin sonuna vardık.

Bu yolda İskilipli Atıf Hocaları, Menderesleri, Özalları ve sayısız isimsiz kahramanı daha vesayete kurban verdik. Bu dava hepimizin davasıdır. Bu bizim irademizin, haysiyetimizin davasıdır. Son 12 yıllık kazanımların taçlanabilmesi için 7 Haziran'da sandıkları patlatmanın, ilk halk anayasamızı yapmanın ve vesayeti tümüyle tasfiye edecek yönetim sistemimizi değiştirmenin sorumluluğu ile yüz yüzeyiz.

PKK'sından, paraleline, DHKP-C'sinden üst aklına Yeni Türkiye'nin doğuşunu engellemek için beş benzemezlerin kurduğu karanlık ittifaklar ortada. Bu öyle bir ittifak ki, Türkiye'nin vesayet ipini kaptırmamak için her türlü çılgınlığı göze almış durumdalar. Gezi'de, 17/25 Aralık Darbe girişiminde, 6-8 Ekim'de 52 yurttaşın linç edilmesinde ve nihayet Savcı Mehmet Selim Kiraz'ın şehit edilmesinde zaten denedikleri bu oldu. Tıpkı 1960 ve 1980 darbeleri öncesinde denedikleri gibi.

İçsavaş, terör, korku, istikrarsızlık, ekonomik kriz...

Çünkü tek amaç, ilk halk anayasası ve başkanlık sistemi ile halk iktidarının kurumsallaşmasını, kalıcı sistem haline gelmesini önlemektir. Bunun son şans olduğunu, 2015 Meclis'inde AK Parti'nin gücünün zayıflatılmasıyla eski Türkiye'ye dönüş için sert bir fren yapılabileceğini bilmekteler.

DHKP-C, Paralel yapı, PKK, denemeyecekleri yol, giremeyecekleri kılıf ve ittifak yok. Sizi kandırabileceklerini düşünüyorlar. Çünkü sizi hor görüyorlar. Düşüncelerinizle, algılarınızla medya operasyonları, suni projelerle çelebileceklerini zannediyorlar. Dün de böyleydi, bugün de böyle.

Sevgili vatandaşlarımız, bu seçimlerin hayatiyeti, son 12 yılın kazanımlarını korumak adına geçmiş seçimlerden çok daha kritiktir. 7 Haziran'da katılım oranlarını çok yüksek tutarak, ev ev dolaşarak, bu seçimin hayatiyetini anlatacak, kurucu Meclis'imizin onayını halkımızdan alacağız. Bu tarihi seçimde ben de İstanbul 2. Bölge'den 12. sıra milletvekili adayıyım. Şahıslar değil, hareket önemlidir. Ben bu seçimlerde sizleri kendiniz ve çocuklarınız için partinize bir kez daha sahip çıkmaya davet ediyorum.

7 Haziran seçimleri ülkemiz ve bölgemiz için hayırlara vesile olsun, Yeni Türkiye'nin doğuşu kutlu olsun. 10.04.2015

MARKAR ESAYAN

AK PARTİ İSTANBUL 2. BÖLGE 12. SIRA MİLLETVEKİLİ ADAYI

Kategori: GENEL Yorum yok
8Mar/150

Mahşere inanan Marksistler

Geçen haftalarda “Ölüm” başlıklı bir yazı yazınca, sağolsun birkaç dost meraklanıp bir sorun olup olmadığını öğrenmek için aradılar. Yok ölmemiştim. Etrafımda ölen de şimdilik yoktu. Bu aslında ölümü ne kadar gayrıtabii, konuşulamaz bulduğumuzu ve onu ortak gerçekliğimizin derinlerine gömdüğümüzü gösteriyordu. Evet ölüm bizi kovalayan en önemli gerçeklik, ama biz hiç kovalanmıyormuşuz gibi yapıyoruz.

Bu gönüllü farkındasızlığın birçok nedeni var tabii. Ben aklıma gelenleri kısaca sıraladıktan sonra, ideolojiler temelinde ölümün yorumlanış biçimlerinin hayatımızı nasıl etkilediğini konuşmaya çalışacağım.

Düşünsenize, ortalama 80 yıllık bir ömrümüz var ve 16 yaşındaki genç de, 70 yaşındaki olgun kişi de sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Ölecek olduğumuzu bilmenin kendisi, ölmeyecek olduğumuza imana dönüşmeye çok meyilli. Ölümü, etrafımızda sürekli ona tanık olduğumuz, başımıza geleceğini çok iyi bildiğimiz halde ancak kendimizi zorlayınca düşünebiliyoruz.
Bu hal, ölümün sadece nahoş bir durum olmasından ötürü değil diye düşünüyorum. Ölüm bence hiç doğal değil. İnsanın içinde sonsuz boyunca yaşayacak bir varlık var ve o hiç de yaşlanmıyor, ruh... Ölüm her şeyden öte, çok saçma, yaratılışı anlamsızlığa mahkum eden bir trajedi. Ve insan aslında ölümsüz olmak için yaratılmış olduğunu varlığının derinliklerindeki bir bilgi olarak hep hissediyor.

Ruhumuz yaşlanmadığı için ölümü düşünmekte zorlanıyoruz. Varlığımız dünyadaki bu bedene hapsedilmemiş (kovulmamış) olsaydı, bedenin çürümesi demek olan bir kurala tabi olmayacaktık. (Termodinamik yasaları). Muhtemelen bedenimiz öldükten sonra zaten yaşamaya devam edeceğiz.

Ama modern dünyada ölümün iyice gayrıtabiileştiğini, adeta hakkında konuşmanın yasak hale geldiğini de görmeliyiz. Pre-modern dünyada ölüm sıradan hayatın sıradan bir gerçeğiydi. Melekler, cinler, mucizeler ve öteki hayatın tüm öğeleri gündelik hayatın içinde serbestçe dolaşırlardı. Aşağılanmaz, garipsenmez veya yok sayılmazlardı.

Aydınlanma ile başlayan süreçte, başta entelektüeller olmak üzere laikleşen kişiler gittikçe ölümden sonrasına inanmamaya başladılar. Allah merkezli evren tanımı büyük bir devrimden geçerek Akıl merkezli olana dönüştü. Üst anlam ufku soyuta değil, somuta, insanın kendisine bağlandı. Ammavelakin ölümlü olma gerçeği yerli yerinde duruyordu. O zaman hümanistler ve Akılcılar için ölümün Allah merkezli evrendekinden başka bir anlam kazanması gerekiyordu.
Ya da ölümsüzlüğü bulmak... (Modern bilimin özü nedir ki?)

Bu durum özellikle Fransız Devrimi ve sonrasında komünistlerde öne çıkıyordu. Akıl ve dünya merkezli laik/rasyonel sistemin çökmemesi için ölümü sağlam bir alternatif anlama bağlamak şarttı. Dinler ölümden sonra yaşam ile bu konuda bilakis bir teselli kozasıyken, bireyin sadece bu dünyadaki durumuna odaklanan ama ölümü ihmal eden bir ideoloji çökmeye mahkumdu.
Marksistler böylelikle ölümün sebebi olarak “tarihi ilerletmeyi” uygun buldular. Ölümün dinsiz/Allahsız kozmolojisi tarihi ilerletmek olarak tayin edildi. Böylelikle laik/ateist kişiye ölümden sonra hayat ümidi verildi. “Bir amaç için ölebilirsin ve ölümden sonra da hayat bulabilirsin.”

Bunu açıklayayım...

Ölümden sonra yaşama inanmanın seküler bir yolu da var, evet. Dünyaya geldiğimizde bizden önce bir yaşam olduğunu fark ettiğimiz gibi, biz öldükten sonra da dünyada hayatın devam edeceğini biliriz. Bu durumda, şu anki yapıp etmelerimiz, ölümümüzden sonraki dünyadaki süregiden hayatı etkileyecektir.

Bu manada, kafa kesen, kendisini 3 kilo C4 ile patlatan DAİŞ mensubu ile intihar eylemi yapan ama özellikle ağır hastalardan seçilen DHKP-C’li için de ölümden sonraki hayat esastır. Aynı durum dışarıdaki yakınları ölümle tehdit edildiği, ya da onlara bakım garantisi verildiği için ölüm orucuna yatan veya kendisini yakan mahkumlar için de geçerlidir.
Ölümden sonra hayat....

İdeolojiler ölüm olgusunu kendi haline bırakamaz, çünkü ölüm çok güçlü bir şeydir. Ne ki, dinlerden veya (DAİŞ gibi) dinlerin saptırılmış yorumlarından daha yıkıcı olarak, laik ideolojilerde cennete dair ümit/beklenti ölümden sonrasına değil, bu dünyada ama gelecekteki bir ana dönüştürülmüştür. Yani devrim...

1917’den sonraki dönemde nasyonal sosyalist ve onların dengi olan komünist faşistlerin ortak yönü ölüme ve ölümcül mücadeleye yükledikleri bu kozmolojik anlam oldu. Liberal demokrasilerde ise bunun karşılığı, örneğin Ortadoğu’ya demokrasi gelmesi için ödenmesi gereken bedel olarak tezahür etti.

İster komünist, ister kapitalist sistem olsun, yeni ve iyi bir dünya için başka insanların acı çekmesi haklı gösteriliyordu. Şu anda Irak veya dün Gulag’da işlenen insanlık suçları, işkence, soykırımlar, gelecekteki devrim tahayyülü üzerinden temize çıkarılıyordu. Entelektüeller, asla deneyimlemedikleri, asla tahammül edemeyecekleri bu yöntemi başkalarının hayatlarının mahvı üzerinden meşrulaştırarak büyük bir günahın altına girdiler.
Gördüğünüz gibi, ölümden ölmekle de kurtulunmuyor.

Yeni Şafak, 08.03.2015

Kategori: GENEL Yorum yok
6Mar/150

Cumhuriyet’i Taraf’laştıralım projesi de çökmesin mi!

Cumhuriyet gazetesinin üzerinde bir hayalet dolaşıyor, farkındasınızdır. Bir süredir adeta kabuk değiştiriyor, Bu Mr. Hyde’laşmayı, Taraf’tan tasfiye edildiğimiz 25 Nisan 2013 tarihinden beri tanıyoruz. Şimdi daha ağır çekimine Cumhuriyet’te tanık oluyoruz.

Aslında Taraf’ta da tedrici bir Mr. Hyde’laşma öngörmüşlerdi, ama heyhat, bizim gibi ummadıkları bir sert kayaya çarptılar.

En nihayetinde ve herhalde Türkiye’de bulabileceğiniz en aklı başında ulusalcı olan Utku Çakırözer’in daha koltuğunu ısıtamadan görevinden alınıp, yerine Can Dündar’ın getirilmesi sıradan bir durum olamazdı. O Dündar ki, 17 Aralık operasyonunun mimarlarından dönemin Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç’la bir otelde görüşme yaparken fotoğrafları ortaya çıkmıştı.

Ve o Dündar ki, Ardıç’ın epey yakın olduğu 17 Aralık Savcısı Celal Kara ile bir röportaj serisi patlatmış, amma velakin röportaja Kara’nın lapsusları damga vurmuştu.

“Bizim dosyamızda Bilal Erdoğan’la ilgili bariz bir şey yoktu. Biz polis fezlekelerine de yazmamıştık, Meclis’e gönderdiğimiz bilgi notuna da eklemedik, ama bence işin içindeydi Erdoğan... Doğrudan ismi geçmediği için ve ‘1 Numara’ lafı muğlak kaldığı için onu bilgi notuna katmadık. Ben bunu iddianamede irdeleyecektim. Başlığı hazırlamıştım.”

Patron çok kızmış olmalı.

Neyse, konu o da değil.

Kara röportajından da, Hebdo çizimlerinin yayımlanmasından da Çakırözer’in rahatsız olduğu söyleniyordu. Ama çok geçmeden 9 Şubat’ta işlem tamamlandı, Can Dündar röportajdan iki hafta sonra Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni oldu.

Peki ellerinde gazete mi yoktu? Mesela Taraf?

Yok, öyle değil.

Onlar deşifre oldu veya etkisizleşti. Üstelik laikler, solcular ve ulusalcılardan mürekkep beyaz Türklerle bağlantı kayışı olamayacak kadar nefret toplamış haldeydiler.

O yüzden Ahmet Altan’ın yazısının Cumhuriyet’te çıkmasını önemsedim. Yıldıray Oğur nazikçe ama gerçeğin küreğiyle Altan’ı o kadar derine gömmüştü ki, içerikten ziyade yazı için Cumhuriyet’in seçimi bana ilginç geldi.

Altan daha önce ergenleri gaza getirmek için pehlivanca bir “No Pasaran” yazısı yazmıştı Gezi’de. Geçen yılın mayıs ayında ise “Bağımsız” Gazetecilik Platformu P24’ün düzenlediği bir toplantıda yine eforik bir konuşma yapmıştı. Sanki 2007’den sonrasını, altı yıllık Taraf macerasını, paralelin bunca darbe girişimini yaşamamış gibi, hiçbir özeleştiride bulunmadan, hiç sıkılmadan, “Gazetecilik yüzde 99’u alçaklık ve korkaklık olan, ama dürüst ve cesur yüzde 1’lik kısmıyla dünyayı değiştirmeye yardımcı bir meslektir” deyivermişti.

Ama Altan “muhteşem dönüşü” için zaten aslında hiç terk etmediğini sonraları anladığım (Belki de tam da bu yüzden yazı işlerini deneyimsiz, söz/karar hakkı olmayan gençlerle doldurmuşlardı) Taraf’ı değil, Cumhuriyet’i seçiyordu.

Taraf’tan kovulduğundan beri hala sigortası olmayan, Taraf’ta çalışabilmek için yıllarca biriktirdiği birikimlerini tüketmiş, aile işini kapatmış, evinde doğalgaz saati sökülmüş, akbili boşalmış, kanserli annesinin son günlerinde işinin başında olmayı seçmiş bizim gibileri “alçak” ilan ederek, yani dün olduğu gibi yine bizi kurban ederek kamuoyunu arkasına almaya çalışıyor ve bunu hiç sıkılmadan bir de şövalyelik taslayarak yapıyordu.

Lakin bunlar da önemli değil.

Önemli olan Cumhuriyet.

Ahmet Altan Cumhuriyet’te başyazar olsa mesela, yeni devşirmelerini yine kanatları altında toplasa, Erdoğan’a vurarak, bizleri “alçak” ilan ederek laik mahallede sokağa daha rahat çıkabilse, ne iyi olurdu değil mi?

Eh omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekir. Nasıl olsa Tanrı yazardı o. Hamamböceklerini ezer geçerdi. Lüks apartman dairesinden şöyle bir Boğaz’a bakar, bilgece kafasını sallar, “Yine yendim!” derdi.

Olmadı...

Dönüşü muhteşem olamadı...

Ne Hikmet’e yaranabildi, ne Ezgican Başaran’a, ne Ahmet Şık’a yaranabildi, ne de Cumhuriyet okurlarına...

İnsanlar sandığı kadar aptal değil. Türkiye eski Türkiye değil.

“Son oyun” da bitti. Senaryo çöktü.

Cumhuriyet’teki arkadaşlara tavsiyem gazetelerini korusunlar.

“Kullanışlı aptallar” kontenjanı çoktan doldu çünkü.

Yeni Şafak, 05.03.2015

Kategori: GENEL Yorum yok