Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

13Tem/140

Berrak bir su ararken…

Epistemoloji, yani bilginin nasıl elde edildiği ve idame ettirildiği önemli bir mesele… Bu alan genelde akademinin tumturaklı, anlaşılması, ulaşılması zor kılınmış dar sahasında kalmış ve adeta işgal edilmiştir. Sanırım bu Herakleitos’çu bir gelenektir. Herakleitos, eserlerini halkın anlayamayacağı “yüksek” bir Grekçe’de veriyordu. Muhtemelen, Platon’un “süper uzmanlar” ile, yani filozofların toplum için neyin iyi ve doğru, neyin ise yanlış olduğuna dair araştırmaları yapmakla vazifeli kılındığına dair görüşüyle kurumsallaşmıştır. Halk bu noktada en fazla epistemolojinin düşmanı olabilirdi. Bu mesele bugüne kadar böyledir ve modernler Grek’i keşfederken, Protogoras veya Herodot’un göreceliği yerine bu kast sistemini daha işlevsel bulmuşlardır. Çünkü bu görüş bir iktidar verdiği gibi, muktedirlerle proje alışverişini de cari kılıyordu. Montaigne gibi birkaç özel örnek bu kanonun dışında kalabilmiştir.

Bilgi-iktidar ilişkisi, nasıl derler, biraz değil, epeyce ahlaksızcadır. Muktedirler toplumu yönetmek isterler, bilgi oluşturucular ise, evrensel, tartışılmaz ve tüm insanlık üzerinde geçerli standart bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu iddia ederler. İkisinin de güdüsü bu teklikte birleşir. Oysa herhangi bir bilgi, ancak zamanın bir kesitinde, belirli bir coğrafi düzende ve toplumsallıkta, o da belki, işlevselleşebilir. Ancak bir güç ve prestijeşliğinde meşru hale gelebilir. Mesela “modern demokrasi” ve “modern yaşam biçimlerini” oluşturan bilgi dağarcıkları, onun arkasında ancak kolonyal ve çok “kararlı” bir işletici güç olduğunda “evrenselleşir” ve genellikle yıkıcı etkileriyle daha çok anılır. Modern yaşam biçimleri ve Batılı demokrasi modeli, müzakerelerle, doğal akışında değil de, sömürgeleştirici bir amaçla müdahale şeklinde girdiği her özgün kültür-gelenek içinde bir felakete dönüşür.

Modern akıl, dinleri, otantik gelenekleri dogmatik ve irrasyonel bulur ama, kendisine atfettiği kozmoloji daha az irrasyonel ve daha az dokunulmaz değildir. Bilim adamları, akademik dünyanın ruhbanları gibi davranırlar ve ağızlarından demokrasi, bireyselleşme, özgürlük kelimeleri hiç eksik olmaz. İçlerindeki en vicdanlı ve en liberal olanları dahi, modern olmayan, yabancı gelenek ve bilgilere ancak “onların da faydalı olabileceğine” dair bir yükseltiden yaklaşır, onları tanımlar ve kategorize eder. Tanımlayan tanımlananın efendisidir. Bazıları ise, yaptıklarının neye karşılık geldiğini artık fark edemeyecek kadar modern öncesinin zengin dünyasından uzaklaşmışlardır.

Feyerabend şöyle der: “Bilimin değer ve kullanımı ile ilgili kararlar bilimsel kararlar değildir; bunlar ‘varoluşsal’ denen türde kararlardır: Belirli bir tarzda yaşama, düşünme, hissetme, davranma kararlarıdır. (…) Bu gibi şeyler ne tür bir hayat istediğimize bağlı olarak iyi ya da kötüdür. Yardımcı ya da yıkıcıdır. (…) Bu bilimi itham etmek değildir; yalnızca bir kere daha diğer yaşam biçimleri karşısında bilimi seçmenin hiç de bilimsel bir seçim olmadığını söylemektir. (…) Çünkü sözüm ona bilime dayalı pratiklerin elde ettiği birçok zafer sistematik karşılaştırmalı araştırmaların sonucu değil, onlardan bağımsız çeşitli toplumsal gelişmeler, politik (kurumsal) baskılar ve bir iktidar oyunu sayesinde şişirilmiş komik kanıtların sonucudur.”

Kendisinden röntgen almakta ısrar eden doktora “İçimde nelerin olup bittiği kimseyi ilgilendirmez” diyerek direnen Afrikalı yerli, Batılı için bir deli, cahil, Doğu’lu için belki de bilgedir. Öyle de olmalıdır ki, Çin’de akupunktur biraz da bu mahremiyet talebi nedeniyle gelişmiştir.

“Nesnel bir doğa gözlemcisi olarak yürüttüğüm faaliyet, bir insan olarak benim gücümü zayıflatsın, bu mümkün mü?” diye soruyor Kierkegaard… Bu soru, bilimsel ve düşünsel bir faaliyet yürütücüsünün iktidar olgusu ile kurduğu ilişkinin ahlaki tercih anını ifade etmektedir. Öyle bir bilim adamı, öyle bir filozof olsun ki, bulduğu şeyin mutlak değil, göreceli gerçeklerden sadece bir tanesi olduğunu iddia etsin. Öyle bir demokrasi mücadelecisi, insan hakları savunucusu olsun ki, iddiasında kendi değerleri dışında yabancı geleneklerin değerlerine de yer versin. Öyle bir buluş olsun ki, bulana bir güç, imtiyaz taşımasın.

Bu pek rastlanılmış bir durum değildir. Çünkü böyle olduğunda “kutsallık halesi” ve “iktidar” yitirilmektedir. Geçen bir yazımda belirtmiştim. Japonya’nın yenildiği kesinleştiğinde, henüz Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmamıştı ve bazı bilimciler projeyi sürdürmenin artık ahlaki olmayacağını düşündüler. Ancak azınlıkta kaldılar ve boğuldular. Çünkü “kutsal bilimsel” faaliyetlerini sürdürmek için bir miktar insanın ölmesi ve barışın ancak bu bomba sayesinde gelebildiğinin dünyaya kanıtlanması gerekiyordu. Öyle ki ödenekler artarak devam etsin. Politikacılar da başka nedenlerle aynı fikirdeydi ve bilim adamlarının onların baskılarına karşı koyacak zihinsel bir farklılıkları yoktu. Başka türlüsünün olabileceğine dair bilgi hiç yüzeye çıkamadı.

Feyerabend’in verdiği başka bir örneğe dönelim. Darius, Pers kralı olduğu dönemde saraya yolu düşmüş Yunanlılar üzerinde bir deney yapar. Onlara ne karşılığında babalarının cesedini yiyebileceklerini sorar. Yunanlılar böyle birşeyi hiçbir şey karşılığında asla yapmayacaklarını söylerler. Darius, huzuruna bu sefer de Callatiae yerlilerinden bir grup çağırtır ve tercüman aracılığıyla ne karşılığında ana babalarının cesetlerini yakabileceklerini sorar. Yerliler korku dolu çığlıklar atarak böyle bir şeyin ağza bile alınmamasını rica ederler. Tahmin ettiğiniz gibi, Yunanlılar ölen ana ve babalarını yakar, Callatiae yerlileri ise yerlerdi.

Böyle bir bilgeliğe bugünün yöneticileri hâlâ sahip değildir.

Mesela, Kurban Bayramı’nda kesilen hayvanlar Batılı ve Batıcı süper vicdanlı insanlar tarafından tartışmaya açılır ve bunun tam da modern öncesi barbarlığın bugüne düşen gölgesi olduğu ima edilir. Bırakın vejetaryenliği, eğer bir vegan olsaydım ve sadece Müslüman coğrafyasında değil, tüm dünyada öldürülen hayvanlar için eşit bir mücadelem olsaydı, eleştirimde belki tutarlı olabilirdim. Ama bu genellikle eleştiri değil, çifte standarda dayalı bir aşağılamadır. Batı’da, hele ABD’de çok daha fazla et tüketilir ve bu hayvanlar birer canlı olmaktan öte birer emtea olarak son teknik usullerle öldürülür. Gelişmiş teknikler hayvanın daha az acı çekmesi için değil, mümkün olan en kısa sürede, en ucuz şekilde ve en fazla sayıda hayvan öldürmek için geliştirilmiştir. Batılı bazı restoranlarda özel giyotin mekanizmasına yerleştirilen maymunların canlı canlı beyni kaşıklanabilir. Buradaki çifte standart, Suriye’de yüzbinlerce insanın soyunun kırılmasına göz kapayan ile Nijerya’ya kızların kaçırılması üzerinden işgale hazırlanan aklın işleyişine dair bir formülü bize sunar.

Müslümanların, hatta tapınakları olmadığı için iki bin yıldır kurban kesemeyen Musevilerin hayvanla ilişkisine, bu ibadetin özüne bakılmaya tenezzül edilseydi, Batı’dan çok daha incelikli bir felsefesi olduğu görülebilecekti. Dindara göre, kurban etme eylemi, açları doyurmak veya günahlarımızla mecbur kaldığımız bir cezadır. Ama hayatta kalmak için, ama bizim işlediğimiz günahlar yüzünden güzelim hayvanları öldürmek zorunda kalışımız, dindar kişiye cennetten neden kovulduğunu ve neyi kaybettiğini hatırlatır. Bu nedenle hayvan en iyiler arasından seçilir ve ona saygı gösterilir. Onlar bizim yerimize ölmektedir. Bizler yaşayalım diye… Bilinçli mümin kurbana bu saygıyla yaklaşır. Kurban bayramlarında hayvanları işkence yaparak öldüren ruh hastaları ise bağlam dışıdır.

Öldürme eylemi üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyada çürüme prensibi var. Batı’nın öldürme eylemini palayla değil, drone’larla yapması sonucu değiştirmiyor. Sayılarda ise Batı, Doğu’nun epeyce önündedir. 11 Eylül gerekçe gösterilerek Irak ve Afganistan’a yapılan işgallerde bir milyon sivil öldürülürken, 11 Eylül’de ölen sivil sayısı yaklaşık üç bindir. Birisi intikam, diğeri ise demokrasi adına yapılmıştır.

Yıllar önce “Modern olmayan bir şey” başlıklı bir yazı yazmıştım. Acemice ama doğru güdülerle yazılmış bir yazıydı. Modernite insanlık hikâyesinin değerli bir veçhesiydi ve çok önemli bir bilinç sıçraması yaratmıştı. Ama tüm dünyaya o kadar hızlı ve kibirli bir şekilde yayılmış, dünyayı öyle acımasızca sömürgeleştirmişti ki, artık tahayyülün deli gömleğine dönüşmüştü. Modernizm, kendisine atfettiği rol ile ve bunu güçle de tahkim ettiği üzere insanlığın tamamını kendi mütemmim cüzü haline getirmek istiyordu. Bunu da sadece coğrafik işgallerle değil, muhayyileleri de ele geçirerek, başka türlüsünün olamayacağı hissini çekirdeklere yerleştirerek yapıyordu. Bu klostrofobik durum, Batı dahil dünyanın önündeki en büyük sınavdır bugün.

O yazıyı modern olmayan bir şekilde düşünemiyor olmamdan ötürü kendi sınırlılığıma duyduğum bir tepkiyle yazmıştım. Mesela ölümün beni sınırlamasını, aklımın fiziksel sınırlarının olmasını anlayabilirdim. Peki ya insan icadı olan bir şey? Neden böyleydi? Bu bir kabul ve ezber olmalıydı. Akvaryumu okyanus zanneden bir balık olduğumuzu fark etmek sanırım cevapları hemen vermese de, iyi bir başlangıç noktası olabilirdi.

Türkiye’de ve Mısır’da yaşananlarda da bu klostrofobik tekçi zihin dünyasının tezahürleri üzerinden yol alıyoruz. Mısır’da mücadele ve fırsat şimdilik kaybedildi, ama Türkiye ayakta kaldı. Bu bir şans olabilir mi, yoksa geçici bir hayal mi yaşıyoruz? Hissiyatım, modern ötesi dünyanın Türkiye’nin ayağa kalkışı ile tanımlanabilme fırsatını dünyaya bahşedebileceğini fısıldıyor. Türkiye’nin şansı, çok kültürlü-melez bir imparatorluk bakiyesinin hafızasını taşıması ve sömürgecilerin hedefindeki dine, İslam’a tabi olması. Haçlı seferlerinden daha çok, Hristiyanlığın kolonyal bir yayılma aracı olarak kullanılmış olması bana daha yıkıcı gelir. Çünkü ilkinde eşitler arasında bir boğazlaşma olduğu kadar, kültürel bir etkileşim de vardır. Ama kolonyalizm, Hıristiyanlık dahil her geleneği (epistemolojiyi) bir teknolojiye çevirerek “tam tahakküm” için kullanmaya ve kültürel geçirgenliği olmayan bir aktarıma dayalıydı. Bugün, Batı’nın İslam korkusu, aslında biraz da Hıristiyanlık korkusudur. Hıristiyanlığı yok etmiş olmanın verdiği varoluşsal birçaresizliktir.

Şimdi buraya EtyenMahçupyan’ın 30 Nisan 2014 tarihli “Berrak Su” başlıklı yazısından bir bölüm alıyorum.

“Bundan birkaç yıl önce Başbakan Erdoğan çeşitli meslek erbabı aydınlarla Dolmabahçe Sarayı’ndaki dizi toplantılarda bir araya gelmişti. Bunlardan gazeteci ve yazarlarla olanında bir sunuş yapmış ve gündemde olmamasına karşın sözü Ermeni meselesine getirerek aynen şöyle demişti: ‘Yüzümüze bakmak için berrak bir su arıyoruz’… O güne dek herhangi bir devlet yetkilisinden veya siyasetçiden duyulmuş olan en samimi ve aslında en radikal sözdü.”

Mahçupyan, bu radikal ve çok değerli sözün neden hak ettiği ilgiyi görmediğine şaşırmıştı. Bu sözün ne kadar değerli bir fikri kırılmayı ima ettiğini kimse fark etmemişti. Doğaldı çünkü insanlar bulanık suda olduklarının farkında değillerdi. Suyumuz kirlenmişti. Zihnimiz işgal edilmişti ve bizler bu yüzden aynı fasit daire içinde debeleniyorduk. Erdoğan’ın bir lider olarak farkı, bunun farkında olmasıydı. Rakiplerini sürekli şaşırtan bir lider olması, onlarla aynı bulanık fikri zeminden ayrılmaya temayül göstermesi nedeniyleydi. Erdoğan’ın sözünün değerini fark edebilenin bir Ermeni entelektüel olması, aslında tam da tezin sağlaması olmuştu.

Beni düşündüren asıl konu ise, darbe girişimleri değil, berrak su arayan bizlerin, bu arayışı fikri olarak derinleştirip derinleştiremeyeceğimiz. Bu süreç darbelerle değil ama fikri derinliğin yaratılamaması nedeniyle çalı ateşi gibi sönüp gidebilir mi? Hiç ümitsiz değilim. Anadolu’yu gezdiğimde o heyecanı hissediyorum. Melezliğin güzelliğini fark eden meraklı, istekli iyi insanlarla karşılaşıyorum.

Önce bulanık sudan çıkacak, yüzümüzü daha iyi göreceğimiz berrak su pınarları bulacağız. O yüz toplum mühendislikleri ile makyajlanmış değil, kendi doğal yüzümüz olacak. Tarihi momentum sürecin arkasında. Komplekse, tembelliğe, korkaklığa gerek yok. Tarihin doğru, namuslu, ahlaklı olan tarafında olmaktan gelen enerjiyi hissetmek şart. Bu ise ne yaşandığının farkında olmakla ilgili bir bilinç durumu. Bu geçiş başarılırsa, başarıldığında kibre kapılınmaz ve iktidarı Batı’dan devralmış olma kompleksine çevrilmezse, inanın tarihi bir kırılma yaşanacak. Güdümüz, Batı’dan rövanş veya intikam almak, “O fakir delikanlı vardı ya” diye caka satma yüzeyselliği olmamalı. Sadece parçalanmış insanı ve bölünmüş dünyayı bir bütün haline getirmek ve savaşa bir son vermektir amaç. Kant’ın dediği gibi Aydınlanma bu iddia ile işe girişen bir reşitlik iddiası içeriyordu ama gittikçe yoldan sapmıştır. Batı’yı kategorize etmeden, dünyanın neresinde varsa iyi şeylere eşit hak ve temsil imkânı veren demokratlıktan, karşılıklı saygıdan, müzakere ile kurulan düzenlerden bahsediyoruz.

Başlangıçta Söz vardı.

Söze sahip çıkmaktan bahsediyoruz…

16-05-2014 / Yeni Şafak

Kategori: GENEL Yorum yok
13Tem/140

Fanatizmin sıradanlığı ve Türkiye siyaseti…

Siyasette fanatizmin genellikle marjinal kesimlerin alanında hapsolduğu, doğası gereği dar bir alanda kısıtlı kaldığı varsayılır. “Fanatik” siyasi hayatın içinde olduğu kadar, tüm hayat ve uzmanlık alanlarında da kullanılan en ağır yaftalardan birisidir. Dolayısıyla, “anomali”yi siyaset veya başka bir bağlamda incelerken, öncelikle neyin fanatizm, neyin ise kültürel, sözsel ve düşünsel çeşitlilik olduğu konusunun oldukça tartışmalı olduğunu baştan şerh düşmeliyiz. Hatta “fanatik” olarak nitelenen, haliyle bu yaftayla sözü ve eylemi şüpheli, itibarsız hale getirilen insanların, cemaatlerin, kurumların, hatta devletlerin, bizatihi fanatizm kurbanı olduklarını da hatırda tutmakta fayda var. “Fanatizmin” içinin doldurulması da en nihayetinde bir değerler ve kanılar yüklemesidir ve bir görüşün azınlıkta, ifade edilme biçiminin sıra dışı veya sarsıcı, genel kültür ve politik eğilimlere aykırı olması, fanatizm yaftasının kolaylıkla hedef özneye yöneltilmesi sonucunu doğurur. O andan itibaren o özne, artık öznelik özelliklerini kaybederek nesneleşir, en hafifi deyimiyle “madun” (subaltern) hale gelebilir.

Alberto Toscano’nun “Fanatizm, Bir Fikrin Kullanılması Üzerine” başlıklı kitabında bu kanonik ezber üzerinde durur. “Fanatik” en başlıca özelliği olarak iletişime kapalıdır. “Her türlü dünya görüşü veya hayat tarzı ortadan kalktığında yatışacak olan (bu onu yatıştırmaya yeterse tabii) azılı, sarsılmaz bir inancın boyunduruğu altındadır; ‘kafasını değiştiremeyen’, uzlaşmaz, iflah olmaz biridir. Bu nedenle, fanatiğin müzakere alanının dışında yer alan edimleri çoğu zaman toplumsal ve siyasi davranışlarla ilgili değerlendirmelerimizi yönlendiren akılcılık varsayımına layık görülmez.”

Toscano, benim de epey şüphe duyduğum bir noktaya parmak basıyor. “Fanatizm” konusunda büyük bir uzlaşma olabilir. Ama bu uzlaşmanın kendisi de acaba bir fanatizm türü olabilir mi? İnsanlar, partiler, cemaatler, pekâlâ fanatizmin düşmanı olan düşünsel çeşitliliğe, özeleştiri kültürüne sahip, ama eylem ve düşüncelerini ifade ederken eforik, heyecanlı bir stile sahip olabilirler. Mete Tunçay, bu farkın altını şu sözlerle çizer:

“Heyecanlı/coşkulu tarzda bir davaya/konuya bağlılık göstermek her durumda fanatiklik anlamına gelmez. Bir bilim insanı, bir sanatçı, politikayla uğraşan biri, mesleğini/işini seven biri sıklıkla heyecanlı bir şekilde dert ettiği meselelere, davasına bağlı biri olabilir. Bu tek başına bir fanatizm ölçütü değildir. Tam aksine bu insanlar genellikle oldukça faydalı, yaratıcı faaliyetler yaparlar. Buradaki kritik nokta, bir dava peşinden gitsek bile, o davaya dair eleştirel bir mesafeye sahip olup olmadığımızdır.”

Toscano da inanç ile sorumluluk, coşku ile akla yatkınlık, karar verme ile düşünüp taşınma arasında sabit karşıtlıklar kuran bir diğer fanatizme dikkat çekiyor. “Fanatizmin pedagojiyle ve zorlamayla üstesinden gelinebilecek akıldışı bir sapma olduğu şeklindeki rahatlatıcı fikri savunmak yerine, fanatik yaftası yapıştırılan siyasi davranış ile rasyonel ve özgürleştirici siyaset arasındaki kayda değer, hatta huzursuz edici yakınlıklar üzerinde duruyor.”

Mete Tunçay ise fanatizmi şöyle tanımlıyor: “Herhalde fanatizm için ilk planda vurgulanması gereken en önemli şey, burada bir mutlaklık algısı, mutlaklık iddiası olduğu. Fanatik dediğimiz kişi, mutlak doğruya sahip olduğunu varsayan ve buna uygun tarzda davranan kişidir. Burada aslında epistemolojik anlamda, yani bilginin nasıl üretildiği ve idame ettirildiği anlamında çok özgül bir konum var. Fanatik kişi, “ben mutlak bilgiye sahibim. Ben mutlak bilgiye sahipsem bunun dışındaki her şey mutlak olarak yanlıştır” düşüncesindedir. O anlamda kuşkuya yer yoktur; kuşkunun ve kuşkuculuğun inkârı ve bununla birlikte karmaşıklığın inkârı söz konusudur. Müphemliklere, belirsizliklere, çelişkilere, çelişkilerin bir aradalıklarına yer bırakmama, tahammül edememe, krizlere tahammül edememe; kaygıya tahammül edememe gibi özellikler sayabiliriz bu mutlaklıkla birlikte gelen.”

Söz konusu söyleşiyi yeniden okurken, Osmanlı ve Türkiye’de siyaset ile fanatizm arasındaki ilişkiye geçmek üzere oldukça elverişli bir paragraf dikkatimi çekti. Mete Tunçay Kemalist ideoloji ile sosyalist akım ile İslam düşüncesi arasında “Dogmatizm-fanatizm” üzerinden özdeşlik kurar:

“Bundan 30 küsur yıl önce Felsefe Kurumu’nun bir toplantısında dogmatizm konulu bir bildiri okumuştum. Orada, o zaman bana hayli doğru gelen şimdi de farklı düşünmüyorum– bir şey söylemiştim: “Kemalist pozitivizm” zihniyet olarak aslında bir ikinci İslam gibi olmuştur; çünkü kavramlar değişmekle birlikte zihniyet kalıbı değişmediğinden aynı kesinlikle, keskinlikle bir şeylere inanılmıştır. Hatta o zamanlar Türkiye’de yeni yeni tartışılan sosyalizm de, adeta bir üçüncü İslam gibi benimsenmiştir – zihniyetini değiştirmeden, sadece kavramları değiştirerek benimsenir; ama kavramlara bağlılık da adeta dine bağlılık gibidir. Bunu fanatiklik konusunda da söyleyebiliriz: bir zihniyet, bir tavır alma söz konusu, kavramlar değişiyor ama kalıp, şebeke değişmiyor.”

Tunçay’ın 40 yıldır değişmeyen bir düşüncesi olduğuna göre, bu sav incelenmeye değer... Gerçekten de, kemalizm ve Türk sosyalizminin bir kozmolojisi vardır ve sembolizm açısından dinlerle kıyaslandığında hiç de fakir değildir. Anıtkabir tavaf edilir, Mustafa Kemal’in vecizeleri ayet, kendisi de sıklıkla bir peygamber muamelesi görür. Henüz yaşarken heykellerini yaptıran iki liderden biri Stalin’den sonra Mustafa Kemal’dir ki, sanki o da kendisinden sonra böyle bir uzam bırakmak istemiş gibidir.

Ancak bu saptamada kanımca ciddi bir sorun var. Tunçay, Kemalist pozitivizm ve Türk sosyalistlerinin İslam ile aynı düşünce şablonuna, eğilimine, kalıbına sahip olduğunu ifade ederken, referans olarak İslamı alıyor ve onları 1. ve 2. İslam olarak tanımlıyor. Yani dogmatizm veya fanatiklik açısından bu üçünü eşitliyor. Ana referans da, -belki daha önce geldiği için- İslam oluyor.

Kemalizm ve Türkiye sosyalistleri, sembolizm açısından dinlere çok benzeyebilir, ancak, acaba Müslümanların -pek tabii ki- tartışmasız kabul ettikleri Allah ve onun peygamberine bağlılıklarının işlevselleştiği zihinsel dünya ile, kemalizm ve sosyalizmin eylem dünyaları bu kadar çakışmakta mıdır? Daha açıkçası, “Allah’tan başka tapılacak ilah yoktur” der ve buna iman ederlerken, bu müminler, Kemalist ve sosyalistlerin dogmasını ve fanatizmini mi tekrarlamaktadırlar? Bir şeye inanmak doğrudan fanatizm mi doğurur? Tek Allah inancı bir dogma mıdır?

Şüphesiz din adına tarihte Tunçay’ın ima ettiği türden taasuba ve hoşgörüsülzüğe, hatta katliamlara sıkça rastlanır. Birçok göreceli sakin zamanlar da, “tahammül etmeye” dayalı bir hassas dengede geçmiş olabilir. Ancak İslam veya başka bir dini, bir geleneği, bundan ibaret saymak, ya da, bir müminin Allah’a bağlılığının, yani kaçınılmaz dogmasının, otomatik olarak dışlayıcı, fanatizm üretici, en fazla tahammül edici bir noktada durabileceğini iddia etmek mümkün değildir. Bir mümin kendi özel hayatında, kendi cemaatinde bir dogmaya bağlanabilir, ama pekala ötekilerle verimli bir tartışma, çok seslilik ve kültürel etkileşim içinde yaşayabilir. Herkesi kapsayan yaşam koşullarını ima eden ortak ahlaka kendisinden değer taşımaya ahkkı vardır. Hatta dinlerin en önemli iddialarından birisi de böyle müminler olmaktır. Tek kurtuluş yolunun İslam’da olduğuna inanmak başka bir şey, bunu dayatmak, farklı olana hayat hakkı tanımamak –fanatizm- ayrı şeylerdir. İslam ve İslam tarihini de bu anlamda kategorikleştiremeyiz. Aynı şey diğer din ve gelenekler için de geçerlidir.

Oysa kemalizme veya Türk sosyalizmine baktığımızda, bizzatihi iktidar kullanma biçimlerinin merkezinde “Tek doğru” ama bununla asla ayrı düşünülemeyecek o “tek doğruyu mühendislik ve şiddetle (devrim) kabul ettirme” faaliyeti vardır. Bu faaliyeti denklemden çektiğinizde, ortada anlamlı bir şey kalmakatadır. Özellikle kemalizm, bir ideoloji değil, bizzatihi bir müdahale biçmidir. Çoğunlukla sosyalizm de öyle.

Nitekim 2002-2014 sürecine baktığımızda, refomlarla birlikte “Dindar kemalizm” ve “Diktatörlük”, “Yaşam biçimlerine müdahale” ve “Otoriterleşme” iddialarının gündeme sokulduğunu görürüz. Bunlar fanatizmi çağrıştıran iddialardır ve muhatabı dindar hükümet ve dindar tabanıdır.

İçlerinde benim de bulunduğum bir grup yazar ise, bu söylemlerin, kemalist, ulusalcı ve sosyalistlerin fanatizminden kaynaklandığını iddia ediyor. Tunçay, “İslam” genellemesi dışında olduça doğru bir saptama yapmış. Adeta bir kadiri mutlaka inanırmışçasına, bu kesimler, laik yaşam biçminin ve laik totaliterliğin mabedinden konuşuyorlar. Eğer bu kesimler, laik yaşam biçmi ve totaliter laikliği mutlak kabul ederken, bunu onlar gibi düşünmeyenler üzerinde baskı aracı olarak kullanmasalar, devleti-halkı bu şekilde dizayn etmeye kalkmasalardı, böyle inanıyor olmaları onları otomatik olarak totaliter kılmayacaktı. Zaten bu noktadan baktığınızda, hepimiz belli inançlar, düşünceler, ideolojiler ve zihniyetlere bağlılık gösteriririz. Sorun bu bağlılığın, karşılıklı müzakerelerde eşit bir şekilde temsil edilmek yerine, zorla başkalarına kabul ettirilmesinde başlar. İlki demokrasi ve çok seslilik, diğer ise faşizm doğurur. Bu noktada İslam dahil tüm din ve gelenekler, bu değerlerden neşet etmiş politikalar da fanatiklik veya dogmatizmle peşinen suçlanamazlar.

Nitekim, bugün Türkiye’de özgür ve demokratik siyaseti Kemalist ve ulusalcılar, sosyalistler ve “liberallerin” bir kısmı değil, AK Parti hükümeti ve dindar tabanı temsil ediyor. Askeri vesayetten Çözüm Süreci’ne, gelir dağılımındaki düzelmeden Dersim özrü ve 1915 taziyesine kadar, doğası gereği fanatizmi dışlayan bu radikal adımlar, tek Allah’a ve onun peygamberine inanan kesim tarafından atılıyor. Üstelik bu adımlar, totaliter laik kampın sert müdahaleleri ile karşılaşıyor ki, bu çok da tutarlı.

Türkiye’de laik mahallenin elinde bulunan medya ile yapılan bu kampanyalar, CHP’nin anti siyaseti, reformlar karşısındaki derin nefret ve direncin gösterişli bir örtüsü olmaktan öteye gitmiyor. Medyanın yüzde 65’inde her gün “Erdoğan’ın mezarına tükürme” noktasında bir laik fanatizm sergileniyor. Ve bu hiç garipsenmiyor. “Fanatizmin sıradanlığı…”

Öte yandan, dindar bir parti olarak AK Parti’nin ve tabanının, Çözüm Süreci ve taziye konusunda, sadece evrensel demokrasi değerlerinden değil –onlar da dinlerden bağımsız oluşmamıştır- İslam’dan yardım alarak eski rejimin endoktrinasyonundan kurtuluyorlar. “Arab’ın Aceme üstünlüğünün olamayacağı” veya “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin” (Maide Suresi, Sure 5, ayet 8.) düsturu ile de hareket ediyorlar. İtiraf etmeli ki, bunlar fanatizm üreten değil, onu yok eden bir anlayışı ortaya koyuyor.

Haliyle, fanatizm ve dogmatizm, totaliterlik veya homojen toplum hayalleri, tarihin herhangi bir zamanında, herhangi bir görüntü, siyaset, inanç kalıbı içinde işlevselleşebilir. Bu bir tür zihniyet hastalığı olarak geneli etkisi altına alabilir ve meşrulaşabilir. Tüm oluş ve olguları evrensel bir tek sabite bağlayarak açıklamak ise, fanatizmin en fazla bilimsellik iddiası içine oturur.
Zaten modernizm de teklik iddiası yüzünden fanatikleşmiştir.

Lacivert Dergisi, 4.06.2014

Kategori: GENEL Yorum yok
13Tem/140

Totaliter sekülerlerin bunalımı ve eve dönüş…

“Katı olan her şey buharlaşıyor” adını verdiği kitabında Marshall Berman, rasyonellik ve nihilizm sorunu üzerine şu önemli tesbitte bulunmuştu: “Modern olmak kendimizi bir yandan bize macera, iktidar, keyif, gelişme, kendi ruhlarımızı ve dünyayı dönüştürmeyi vaat eden, bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, büründüğümüz her kimliği yıkma tehdidinde bulunan bir çevrede bulmak demektir.”

Berman, Marx’tan ödünç aldığı bu metaforla, her şeyin buharlaştığı ve elinde katı hiçbir şeyin kalmadığından hareketle modern insanın ümitsizlik ve nihilizme savrulduğunu anlatıyordu. Cemaatin, ahlaki kesinliğin, kişisel ve toplumsal hayatta neşet eden özgün kültürün yitirilmesi, modern insanın en ciddi kriziydi. Denebilir ki, modern çağın yaratılışında Adem ve Havva yasak meyveyi bir kez daha tatmış, cemaat evinin (cennet-yuva) dışına atılmıştı. Rasyonalizm, din, gelenek ve kültürde, yani pre-modern olarak tanımlanan endüstri devrimi öncesi toplumdan gelen ne varsa “(A)kla yatkın olmayan” kategorisinde değerlendirirken, aslında bir başka “mutlak”ı söylence düzeyinde yaratmıştı. Beden ruh uyumu ve hayatın bütünlüğü ciddi şekilde zarar görmüştü. Modern insanın (Marx’ın afyon demekten öte varlık sorununa derinlemesine giremediği bir fonksiyonel akılla) din ve cemaatten yoksun bırakılmasının sonucu, nostalji ve nihilizm oldu. Bu rahatsızlık ve kayıp duygusu Darwinci evrim kuramının iyimserliği ile hemen tatmin edilemezdi. İnsanın kendisini modern bir birey olarak hele şu geçiş sürecini atlattıktan sonra fevkalade mutlu ve özgür hissedeceği konusundaki gerekli olan zaman, evrim teorisine göre oldukça uzundu. Bu eksikliğin ikame edilmesi ise, insanın bedeninin, hastalıkların, deliliğin, (aslı günah işleme olan) suç işleme özgürlüğünün, aptalca şeyler de yapabilme olgusunun Gesellschaft (Kamu ve bürokrasi) tarafından zapturapta altına alınmasını gerektirdi. Bu arada “yüksek kültür” de bedenin ve tüketimin düzenlenmesinin aracı haline geldi.

Foucault bu kurumsallaşmayı Bentham’ın “panopticon” kuramını geliştirerek yapısöküme uğratmıştı. Ancak gerek Nietzsche, gerek Foucault gibi kültür eleştirmenleri, rasyonalizmin bu eksikliği ve kurnazlığını deşifre ederken, Tanrı’dan ayrı düşmenin açtığı gediği kapatamıyorlardı. Nietzsche “yeni ahlak” ve “yeni insan” kuramlarıyla önemli bir açılım yaratmıştı. Freud başta olmak üzere birçok bilim insanı açıkça bir Nietzsche yağmacısıydı. Ama nihilizmden ve varlık sorunundan kurtulmanın gerektirdiği aşkın bir sabite yaslanma ihtiyacı hepsinde de belirgindi. M. Scheler gibi daha azınlıkta kalan isimler ise “Sevgi”yi yeni cemaatin merkezine öneriyordu lakin bu kanona dahil olamıyordu.

Din bu açıdan da çok tehlikeliydi, çünkü günah işleme özgürlüğü ve türlü meselelerin çözümünde “ümmet”e sığınma imkânı vardı. Modern olmayan bir organizasyon, koordinasyon ve hatta devlet yönetme iddiasındaki dinler, modern hayata sürekli tehdit görüldü. Beden ve tüketim takıntısı, Nietzsche’nin tesbitinin aksine duyguları bastırmakla itham edilen Hıristiyan ahlakına değil, maneviyat eksikliğini giderememenin yenilgisine duyulan hınca bir cevaptı. Böylelikle genleşen beden ruhun yerini de almaya çalışıyordu. Bedenin ihtiyaçların zaman ve mekânda uzamsal olarak şişirilmesi, ruha yer bırakmayacağı gibi, kapitalist ekonomi mantığıyla da uyum içindeydi. 19. yüzyılın sosyalistleri günde 18 saatlere varan çalışma saatlerini 12 saate indirmeyi proleterlere zafer gibi sunarken, aslında onları kapitalist sisteme entegre ediyorlar, aylaklık mevhumu ise tarihe karışıyordu.

Bu da “Protestan Çalışma Ahlakı” ile oldukça uyumluydu doğrusu. Protestan Çalışma Ahlakı ile Darwinci Doğal Seleksiyon arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Protestanlık, bireycilik, seçim ve vicdan ile uyumlandığı sekülerleşme ile aslında kendi mezar kazıcısı durumuna düşmüştü. Fethetme, tanıma ve tanımlama süreci, dışsallaşmasında kolonyalizm ile özdeşlik kurmuş, Protestan ahlakı da cemaatin güvencesi olan “fakirlik ve dayanışma”yı ayıplı hale getirmişti. Kilise bile, mesela İngiltere’de (tüm cemaati kucaklamaya çalışılan hallerinden), zenginlerin etrafında toparlandığı Angilikan Kilisesi ve orta sınıfların devam ettiği Metodist Kilisesi’nde olduğu gibi ekonomik sınıfsallığı yansıtmaya başlamıştı. Hâlâ yediği tokadın karşılığında ne yapmak gerektiğini bilemeyen Katolik Kilisesi dahil Batı Hıristiyanlığı artık iktidarın bir vektörü haline gelmiş, Papaların ve onların iktidar hırsının çok ötesinde bir moderne uyarlanma sürecine yedeklenmişti. Batı Hıristiyanlığı artık kölelerin, fakirlerin, dulların ve bunlardan oluşan cemaatlerin değil, dünyayı fethedenlerin kozmolojisini sağlayan bir kulüptü.

Nietzsche de tıpkı Marx gibi, dini zaten hasta olanlar için acıları hafifletici, ama sağlıklı toplumlar için korkunç zararlı bir uyuşturucu olarak betimliyordu. Belki o dönem için normal ve oldukça klasik modern bir tepkiydi bu. Ama sosyalistlerin hâlâ buna inanması Yeni Sol’un önündeki en büyük engel. Marx insanın manevi yapısı ve varlık sorununa hiç girmeden neredeyse idare etti, Nietzsche ise rasyonalizmin donukluğu ve işgüzarlığını keskin bir şekilde ortaya koymakta başarılı olsa da, “Üst insan” ve “Yeni ahlak” konusunda çıpasız kaldı. Sokrates öncesine giderek tanrısız, insanın duyguları bastırmaktan uzak tutan şiddet, cinsel özgürlük dahil her halleriyle uyumlu yaşadığı, hayatın bütünlüğüne müdahale edilmemiş saf bir zaman aralığı bulmayı umdu; umduğu için de buldu. Sıradan şeylerin rasyoneller tarafından entelektüelleştirilmesine hınç duymakta haklıydı, çünkü burada büyük bir sahtekârlığın kokusunu almıştı. Gündelik yaşam içerisinde karşılıklı ilişkiler düzeyinde “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi” önerisini yaptı, lakin insanın manevi dünyasını denklemden çıkardığınızda yeniden değerlendirmek için ortada fazlaca bir malzeme kalmıyordu. Bu açık kapıyı bir türlü kapatamadı.

Nietzsche’nin gündelik hayata ve insanın her türlü hallerine hiç müdahale edilmemesi, karşılıklı gelişen bir yeni ahlakta yeni insanı bulma arzusu önemliydi. Ama neden o gündeliklik içinde gelişmesi murad edilen yeni ahlakın içinde Tanrı, gelenek vs. olmasındı ki? Eğer insanlar kimilerine göre ve asla kanıtlanamayacak şekilde “hurafe” ve “afyon” olabilecek bir din evreni içinde yaşamak veya oraya arada sırada girip çıkmak istiyorlarsa, buna müdahale etmek, ne adına olursa olsun aynı yanlışı tekrarlamak olmaz mıydı? Müdahaleyi estetize etmek belki sorunu daha da kavranamaz hale getirdiği ölçüde acımasızcaydı.

Bu anlamda Nietzsche’de ne kadar çabalamış olsa da Tanrı’yı öldüren modernin içinde boğulmuştu.

Nietzsche de, Foucault ve diğerleri de modern insanın nihilizme ve nostaljiye savrulmasına deva olacak bir reçete geliştiremedi. Modern insan, yuvadan (cemaaten) kovulmaya ve oynadıkları toplumsal rollerde kendilerini rahat hissedememelerine karşı nostaljiyi derinleştirmeye çaresizce devam etti. İsviçreli paralı askerlerin ev hasreti patolojisine verilen bu isim (nostalji) modern insanın eğreti evi oldu.

G. Stauth ve B. S. Turner’ın* sınıflandırmasına göre nostaljik paradigmanın dört özelliği vardı. Bunlardan ilki onun melankolisi ve kötümserliğiydi. Esas olarak tarihi bir çöküş anı olarak kabul ediyorlardı. Tarihte bir noktada bir altın çağ vardı ve o çağda insanlar tarihin kendilerine bir yuva verdiğini, gerçekliğin ise kavranabilir olduğunu varsayıyorlardı. Gelecek ise artık sadece çöküşün devamı değil, şiddetlenmesini ima ediyordu. Kötümserlik, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünde en tepe noktasına ulaşmıştı.

Nostalji fenomeninin ikinci özelliği bütünlük ve ahlaki kesinliğin yitirildiği duygusuydu. Kapitalist endüstrileşme, kırsal cemaatların çöküşü, bilimsel bilginin kamusal alanı düzenlemesi ve toplumsal yapının karmaşıklaşması dinsel evi ve değerleri zayıflattığı oranda dünyevileşmeyi inşa ediyordu. “Üçüncü olarak” diye devam ediyor Stauth ve Turner, “Bireysel özerklik yitirilmiş ve sahici toplumsal ilişkiler çökmüştür.” Modernitenin bireyi öne çıkarması bir aldatmaca halini almıştır. Çünkü ahlaki birlik zayıfladıkça, birey kendisini zayıflatan bürokratik devlet tahakkümüne terk edilmektedir. Birey, Weberci bürokrasi ile Foucault’nun deşifre ettiği disiplin teknolojilerinin gözetiminde “yalnız ve yalıtılmış” yaşar. Bireyselleşmeden kasıt, aslında bu bireyin kendisini kendine hapsettiği durumdur.

Stauth ve Turner nostaljik paradigmanın son öğesini şöyle tanımlar:

“Paradigmanın son bileşeni, basitlik, kendiliğindenlik ve sahiciliğin yitirilmesi duygusudur. Birey, yalnızca yönetim bazında değil, aynı zamanda duygunun özerk dışavurumunu engelleyen davranışa dair belli mikro ahlaklar bazında denetlenir.”

Birey tüketim toplumuna koşut, belli yapıp etmelerin sınırlarını çizdiği demir bir kafesin içindedir. Nietzsche’ye göre; dinsel/ahlaki değerlerin aşınmasıyla birlikte batı kültürünün temel varsayımları, bundan böyle Tanrı kavramıyla doldurulamayacak bir gedik bırakarak çökmüştür. Bu gediği olduğundan önemsiz göstermeye çalışan toplum bilimciler de olsa olsa modernizmin yeni keşişleridir. Nietzsche, bir tür felsefi özerklikten bahsediyordu. Oysa Heidegger’e göre felsefeye duyulan ihtiyaç, tam da bizim dünyadaki yuvasızlığımızın bir işaretiydi. “Varlık nedir gibi felsefi sorular sormak, bundan böyle varlığın ne olduğunu bilmediğimizi önermek” anlamına geliyordu.

Ama sorun bundan da öteye taşınmıştı. Nietzsche’nin önerisi imkânlı olsaydı dahi, Tanrı, ölüm, ölümsüzlük, özgürlük ve ahlak hakkındaki büyük sorular artık cevapsızdı. Cevapsız kaldığı için de modern toplumda bu sorular artık gittikçe sorulmaz hatta yasaklı oldu. İnsanlar, varoluş hakkında kapsamlı bir yorumdan mahrumdu ve bu manada A. MacIntyre’a göre, “Modern toplumda insanlar herhangi aktif bir anlamda ateist ya da hümanist olmaktan uzaktır; sadece deist değillerdir.” **

Şimdi ise, 1900’lerden ve 1960’lardan sonra son büyük nihilist kuşakla karşılaşıyoruz. Bunun nedeni, modernitenin özgürleştirmeye, inşa etmeye çalıştığını iddia ettiği bireyin, özetle terk edilmiş, boşlukta ve sömürgeleştirilmiş olmasıdır. “Medeniyet ve rasyonelleşme sürecini, Batı kültürünün dünya üzerinde egemenlik kurma etiği olarak, yani iktidar-istencinin (will to power) dışsallaşması olarak görecek şekilde daha da genişletebiliriz” diyor Stauth ve Turner. Ve devam ediyorlar: “İktidar istencinin kültürün kurumsallaşması, medeniyet ve akılla bu şekilde genişletilmesi dünyanın sömürgeleştirilmesi olarak da görülebilir. ‘Dünyanın sömürgeleştirilmesi’ ifadesiyle, yalnızca dışsal bir uzamın coğrafi sömürgeleştirilmesini değil, aynı zamanda bedenin kültür tarafından sömürgeleştirilmesini ve zihin ya da bilincin (A)kıl ve bilim tarafından sömürgeleştirilmesini kastediyoruz.”

Modern insan özgür de, birey de olamadı, çünkü Scheler’in dediği gibi, rasyonalist bireycilik anlayışının tersine, kişiyi ancak başka kişilerle ilişkili haldeyken anlayabiliriz ki, bu da bireyin kendine dair bilincinin, zorunlu olarak toplumsal bilinç olduğu anlamına gelir. Bizler, diğerlerinden koparak varlığımızı bile anlamlandıramayız, veya birey olmak için topluma gitme zorunluluğumuz vardır. Modernizm cemaatleri ve ortak ahlakı dağıtırken iddia ettiği toplumsallaşmayı yaratamadı. Bugün Batı’nın yaşadığı kimlik ve kültür krizi budur. Temelde ciddi bir kültür ve bilim reformuna ihtiyaç var. Ama bunu yapabilmek için önce sömürge mantığından tövbe etmek, modernin ötesine bakabilmek gerekiyor.

Türkiye’deki duruma geldiğimizde ikili bir cemaatsal yapı bizi karşılar. Türkiye, 200 yıllık modernleşme safhasını tamamlamıştır ve bunun yarattığı iki tür fenomen vardır. Dindarlar ilkidir… İkincisi ise totaliter laikler diyebileceğimiz kesim ki, Osmanlı ve cemaatten hınçla uzaklaşmak isteyen kuruluşcuların yarattığı seküler dünyaya yeni yuvaları olarak giriş yapmışlardı. Aşkın bir sabite ihtiyaç kesindi ve bu manada Atatürk’ün putlaştırılması, Anıtkabir’in de Kâbe muamelesi görmesi oldukça semboliktir. Çünkü yuvanın zamana ve her türlü tehdide karşı güçlü ve yıkılmaz olması gerekir. (Dine öykünme.) Bu eksiklik ve içgüdü totaliter yaşam biçimi diktatörlüğünü ima etti. 1920’lerde ve 1970’lere kadar, bu yaşam biçiminin çökmüş öncülünün karşısındaki parlaklığı yadsınamazdı. Buna dair “saldırıların” Menderes’in linç edilmesini gerektirdiği gibi, en acımasız ve irrasyonel şekilde geri püskürtülmesinin doğruluğu tartışılmazdı. Birilerinin sizin yuvanızı yıkmaya çalıştığında, her türlü yönteme başvurmanın meşruiyeti, “haneye tecavüz” ve “meşru müdafaa” türünden tartışılmaz haklardan ileri gelmekteydi. Yani aslında totaliter sekülerler, zaten sorunlu olan bir modern kimliğin küresel krizlerinin üzerine eklenen bir de yerel tehditler ve dilemmalarla yüzleşmek durumunda kaldı.

Oysa dindarlar da modernleşiyorlardı. Hatta günümüze bakıp tarafsız bir değerlendirme yapıldığında, dindarların daha özgün ve daha az çelişkili bir modernleşme sürecinden geçtiği ve süreci tamamladığı söylenebilir. Totaliter sekürlerler ise süreci tamamlayamaz; bu olduğunda varlık sorunu ile başbaşa kalacaklarını ve hayaletlerin geri döneceğinden korkarlar. Sabitlenmiş bir nostalji duygusu ile evsizliğe duyulan hınç arasında bir sarkaç gibi sallanmak varoluşsal bir kriz, bu kriz ise spekülatif bir dünyayı öfkeyle koruma içgüdüsünü yaratır.

Dindarların, ama cebir, ama gönüllülükle modernleşmelerini tamamlarken, cemaat ve dinlerine sahip çıkmaları, bundan bir sentez elde etmeleri, ödenen bedelin zengin bir potansiyeller dünyasını hediye etmesini ima etmiştir. İnancı ve moderni uzlaştıran melez ve zengin bir imkanlar dünyasından bahsediyoruz. Evden kovulmadan, evi tadil etmek, üzerinde yeni süslemeler yapmak gibi.

Totaliter laiklerin bugün Erdoğan ve dindar kesime yönelttikleri hınç ve öfkeyi, aslında kendi yurtsuzluk ve kimlik bunalımına duydukları tepki olarak anlamlandırabiliriz. Erdoğan’ın dindar kimliği ile barışık ama modern dünyaya açık halleri, bir de totaliter sekülerlerin yurt belledikleri, tek yaşam biçimi diktatörlüğünü ima eden kamusal alana geri dönmeleri, orayı dönüştürmeleri bu öfkeyi daha da katlanılmaz ve irrasyonel kılıyor. Erdoğan ve dindarlar kimseyi evinden ve yurdundan kovmuyor, sadece zaten evsiz ve yurtsuz olduklarını onlara hatırlatıyor. Bir simülasyon gerçeğin ateşiyle kavruluyor ve bunun müsebbibi her ne kadar Erdoğan ve dindarlar gözükse de, aslında zamanın kendisi oluyor.

Totaliter seküler gökkubbe çöküyor. Kamusal alan, içinde din ve geleneklerin de olduğu insanın her hallerinden oluşan tuğlalarla yeniden örülüyor. Kaçınılmaz olan oluyor ve evet, katı olan her şey, iki yüzyıl sonra yeniden buharlaşıyor. Bu bunalımın müsebbibi Erdoğan veya dindarlar değil. Öyle olduğu için de argümanlar sadece “üslup” üzerinde kısıtlı kalıyor, altı dolmuyor. Gerçeklik spekülatif dünyaya ait olduğu için sadece öfke ve irrasyonalite, hatta faşizm ve ırkçılığa varan hallerle mücadelenin kof özü ikame edilmeye çalışılıyor. Öz kof ve gayrıahlaki, sınıfsal olduğu için bu hıncı yaşamayanlar üzerinde etkili olamıyor.

“Kardeşlerimizi bir yerden kovarak” orayı yurt veya ev haline getiremeyiz. 80 yıl bu yöntem bir devlet projesi olarak uygulandı. Gayrımüslimler, Kürtler, Aleviler, dindarlar “bir yerden” kovuldular ama orası bir ülke, orada yaşayanlar da toplum olamadı. Bu nostalji ve yurtsuzluk öfkesinden statüko üreten üstyapıları kast etmiyorum; ama totaliter seküler halk kesimleri, ev sahibi olmak için aslında çok elverişli bir dönem yaşıyorlar. Ortak ahlak ve yeni toplum sözleşmesine katılmak, onlara çok iyi gelecek, bu evde onların da yeri olduğunu, evin inşasına katılırken hissedecekler ve sağalacaklar. Üst yapının en büyük zararı, onları bu yolun kapalı olduğuna ikna etmek oldu.

Hayali evlerden gerçek yuvaya dönmenin zamanı. Bu ise sadece bir kararı gerektiriyor. Basit bir karar.

Birlikte yaşamaya ve kardeşleri hor görmemeye dair.

*Nietzsche’nin Dansı, G. Stauth&B.S.Turner, Ark Yayınevi, 1995, Ankara.

**Age

Serbestiyet, 12.07.2014

Kategori: GENEL Yorum yok