Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

8Mar/150

Mahşere inanan Marksistler

Geçen haftalarda “Ölüm” başlıklı bir yazı yazınca, sağolsun birkaç dost meraklanıp bir sorun olup olmadığını öğrenmek için aradılar. Yok ölmemiştim. Etrafımda ölen de şimdilik yoktu. Bu aslında ölümü ne kadar gayrıtabii, konuşulamaz bulduğumuzu ve onu ortak gerçekliğimizin derinlerine gömdüğümüzü gösteriyordu. Evet ölüm bizi kovalayan en önemli gerçeklik, ama biz hiç kovalanmıyormuşuz gibi yapıyoruz.

Bu gönüllü farkındasızlığın birçok nedeni var tabii. Ben aklıma gelenleri kısaca sıraladıktan sonra, ideolojiler temelinde ölümün yorumlanış biçimlerinin hayatımızı nasıl etkilediğini konuşmaya çalışacağım.

Düşünsenize, ortalama 80 yıllık bir ömrümüz var ve 16 yaşındaki genç de, 70 yaşındaki olgun kişi de sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Ölecek olduğumuzu bilmenin kendisi, ölmeyecek olduğumuza imana dönüşmeye çok meyilli. Ölümü, etrafımızda sürekli ona tanık olduğumuz, başımıza geleceğini çok iyi bildiğimiz halde ancak kendimizi zorlayınca düşünebiliyoruz.
Bu hal, ölümün sadece nahoş bir durum olmasından ötürü değil diye düşünüyorum. Ölüm bence hiç doğal değil. İnsanın içinde sonsuz boyunca yaşayacak bir varlık var ve o hiç de yaşlanmıyor, ruh... Ölüm her şeyden öte, çok saçma, yaratılışı anlamsızlığa mahkum eden bir trajedi. Ve insan aslında ölümsüz olmak için yaratılmış olduğunu varlığının derinliklerindeki bir bilgi olarak hep hissediyor.

Ruhumuz yaşlanmadığı için ölümü düşünmekte zorlanıyoruz. Varlığımız dünyadaki bu bedene hapsedilmemiş (kovulmamış) olsaydı, bedenin çürümesi demek olan bir kurala tabi olmayacaktık. (Termodinamik yasaları). Muhtemelen bedenimiz öldükten sonra zaten yaşamaya devam edeceğiz.

Ama modern dünyada ölümün iyice gayrıtabiileştiğini, adeta hakkında konuşmanın yasak hale geldiğini de görmeliyiz. Pre-modern dünyada ölüm sıradan hayatın sıradan bir gerçeğiydi. Melekler, cinler, mucizeler ve öteki hayatın tüm öğeleri gündelik hayatın içinde serbestçe dolaşırlardı. Aşağılanmaz, garipsenmez veya yok sayılmazlardı.

Aydınlanma ile başlayan süreçte, başta entelektüeller olmak üzere laikleşen kişiler gittikçe ölümden sonrasına inanmamaya başladılar. Allah merkezli evren tanımı büyük bir devrimden geçerek Akıl merkezli olana dönüştü. Üst anlam ufku soyuta değil, somuta, insanın kendisine bağlandı. Ammavelakin ölümlü olma gerçeği yerli yerinde duruyordu. O zaman hümanistler ve Akılcılar için ölümün Allah merkezli evrendekinden başka bir anlam kazanması gerekiyordu.
Ya da ölümsüzlüğü bulmak... (Modern bilimin özü nedir ki?)

Bu durum özellikle Fransız Devrimi ve sonrasında komünistlerde öne çıkıyordu. Akıl ve dünya merkezli laik/rasyonel sistemin çökmemesi için ölümü sağlam bir alternatif anlama bağlamak şarttı. Dinler ölümden sonra yaşam ile bu konuda bilakis bir teselli kozasıyken, bireyin sadece bu dünyadaki durumuna odaklanan ama ölümü ihmal eden bir ideoloji çökmeye mahkumdu.
Marksistler böylelikle ölümün sebebi olarak “tarihi ilerletmeyi” uygun buldular. Ölümün dinsiz/Allahsız kozmolojisi tarihi ilerletmek olarak tayin edildi. Böylelikle laik/ateist kişiye ölümden sonra hayat ümidi verildi. “Bir amaç için ölebilirsin ve ölümden sonra da hayat bulabilirsin.”

Bunu açıklayayım...

Ölümden sonra yaşama inanmanın seküler bir yolu da var, evet. Dünyaya geldiğimizde bizden önce bir yaşam olduğunu fark ettiğimiz gibi, biz öldükten sonra da dünyada hayatın devam edeceğini biliriz. Bu durumda, şu anki yapıp etmelerimiz, ölümümüzden sonraki dünyadaki süregiden hayatı etkileyecektir.

Bu manada, kafa kesen, kendisini 3 kilo C4 ile patlatan DAİŞ mensubu ile intihar eylemi yapan ama özellikle ağır hastalardan seçilen DHKP-C’li için de ölümden sonraki hayat esastır. Aynı durum dışarıdaki yakınları ölümle tehdit edildiği, ya da onlara bakım garantisi verildiği için ölüm orucuna yatan veya kendisini yakan mahkumlar için de geçerlidir.
Ölümden sonra hayat....

İdeolojiler ölüm olgusunu kendi haline bırakamaz, çünkü ölüm çok güçlü bir şeydir. Ne ki, dinlerden veya (DAİŞ gibi) dinlerin saptırılmış yorumlarından daha yıkıcı olarak, laik ideolojilerde cennete dair ümit/beklenti ölümden sonrasına değil, bu dünyada ama gelecekteki bir ana dönüştürülmüştür. Yani devrim...

1917’den sonraki dönemde nasyonal sosyalist ve onların dengi olan komünist faşistlerin ortak yönü ölüme ve ölümcül mücadeleye yükledikleri bu kozmolojik anlam oldu. Liberal demokrasilerde ise bunun karşılığı, örneğin Ortadoğu’ya demokrasi gelmesi için ödenmesi gereken bedel olarak tezahür etti.

İster komünist, ister kapitalist sistem olsun, yeni ve iyi bir dünya için başka insanların acı çekmesi haklı gösteriliyordu. Şu anda Irak veya dün Gulag’da işlenen insanlık suçları, işkence, soykırımlar, gelecekteki devrim tahayyülü üzerinden temize çıkarılıyordu. Entelektüeller, asla deneyimlemedikleri, asla tahammül edemeyecekleri bu yöntemi başkalarının hayatlarının mahvı üzerinden meşrulaştırarak büyük bir günahın altına girdiler.
Gördüğünüz gibi, ölümden ölmekle de kurtulunmuyor.

Yeni Şafak, 08.03.2015

Kategori: GENEL Yorum yok
6Mar/150

Cumhuriyet’i Taraf’laştıralım projesi de çökmesin mi!

Cumhuriyet gazetesinin üzerinde bir hayalet dolaşıyor, farkındasınızdır. Bir süredir adeta kabuk değiştiriyor, Bu Mr. Hyde’laşmayı, Taraf’tan tasfiye edildiğimiz 25 Nisan 2013 tarihinden beri tanıyoruz. Şimdi daha ağır çekimine Cumhuriyet’te tanık oluyoruz.

Aslında Taraf’ta da tedrici bir Mr. Hyde’laşma öngörmüşlerdi, ama heyhat, bizim gibi ummadıkları bir sert kayaya çarptılar.

En nihayetinde ve herhalde Türkiye’de bulabileceğiniz en aklı başında ulusalcı olan Utku Çakırözer’in daha koltuğunu ısıtamadan görevinden alınıp, yerine Can Dündar’ın getirilmesi sıradan bir durum olamazdı. O Dündar ki, 17 Aralık operasyonunun mimarlarından dönemin Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç’la bir otelde görüşme yaparken fotoğrafları ortaya çıkmıştı.

Ve o Dündar ki, Ardıç’ın epey yakın olduğu 17 Aralık Savcısı Celal Kara ile bir röportaj serisi patlatmış, amma velakin röportaja Kara’nın lapsusları damga vurmuştu.

“Bizim dosyamızda Bilal Erdoğan’la ilgili bariz bir şey yoktu. Biz polis fezlekelerine de yazmamıştık, Meclis’e gönderdiğimiz bilgi notuna da eklemedik, ama bence işin içindeydi Erdoğan... Doğrudan ismi geçmediği için ve ‘1 Numara’ lafı muğlak kaldığı için onu bilgi notuna katmadık. Ben bunu iddianamede irdeleyecektim. Başlığı hazırlamıştım.”

Patron çok kızmış olmalı.

Neyse, konu o da değil.

Kara röportajından da, Hebdo çizimlerinin yayımlanmasından da Çakırözer’in rahatsız olduğu söyleniyordu. Ama çok geçmeden 9 Şubat’ta işlem tamamlandı, Can Dündar röportajdan iki hafta sonra Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni oldu.

Peki ellerinde gazete mi yoktu? Mesela Taraf?

Yok, öyle değil.

Onlar deşifre oldu veya etkisizleşti. Üstelik laikler, solcular ve ulusalcılardan mürekkep beyaz Türklerle bağlantı kayışı olamayacak kadar nefret toplamış haldeydiler.

O yüzden Ahmet Altan’ın yazısının Cumhuriyet’te çıkmasını önemsedim. Yıldıray Oğur nazikçe ama gerçeğin küreğiyle Altan’ı o kadar derine gömmüştü ki, içerikten ziyade yazı için Cumhuriyet’in seçimi bana ilginç geldi.

Altan daha önce ergenleri gaza getirmek için pehlivanca bir “No Pasaran” yazısı yazmıştı Gezi’de. Geçen yılın mayıs ayında ise “Bağımsız” Gazetecilik Platformu P24’ün düzenlediği bir toplantıda yine eforik bir konuşma yapmıştı. Sanki 2007’den sonrasını, altı yıllık Taraf macerasını, paralelin bunca darbe girişimini yaşamamış gibi, hiçbir özeleştiride bulunmadan, hiç sıkılmadan, “Gazetecilik yüzde 99’u alçaklık ve korkaklık olan, ama dürüst ve cesur yüzde 1’lik kısmıyla dünyayı değiştirmeye yardımcı bir meslektir” deyivermişti.

Ama Altan “muhteşem dönüşü” için zaten aslında hiç terk etmediğini sonraları anladığım (Belki de tam da bu yüzden yazı işlerini deneyimsiz, söz/karar hakkı olmayan gençlerle doldurmuşlardı) Taraf’ı değil, Cumhuriyet’i seçiyordu.

Taraf’tan kovulduğundan beri hala sigortası olmayan, Taraf’ta çalışabilmek için yıllarca biriktirdiği birikimlerini tüketmiş, aile işini kapatmış, evinde doğalgaz saati sökülmüş, akbili boşalmış, kanserli annesinin son günlerinde işinin başında olmayı seçmiş bizim gibileri “alçak” ilan ederek, yani dün olduğu gibi yine bizi kurban ederek kamuoyunu arkasına almaya çalışıyor ve bunu hiç sıkılmadan bir de şövalyelik taslayarak yapıyordu.

Lakin bunlar da önemli değil.

Önemli olan Cumhuriyet.

Ahmet Altan Cumhuriyet’te başyazar olsa mesela, yeni devşirmelerini yine kanatları altında toplasa, Erdoğan’a vurarak, bizleri “alçak” ilan ederek laik mahallede sokağa daha rahat çıkabilse, ne iyi olurdu değil mi?

Eh omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekir. Nasıl olsa Tanrı yazardı o. Hamamböceklerini ezer geçerdi. Lüks apartman dairesinden şöyle bir Boğaz’a bakar, bilgece kafasını sallar, “Yine yendim!” derdi.

Olmadı...

Dönüşü muhteşem olamadı...

Ne Hikmet’e yaranabildi, ne Ezgican Başaran’a, ne Ahmet Şık’a yaranabildi, ne de Cumhuriyet okurlarına...

İnsanlar sandığı kadar aptal değil. Türkiye eski Türkiye değil.

“Son oyun” da bitti. Senaryo çöktü.

Cumhuriyet’teki arkadaşlara tavsiyem gazetelerini korusunlar.

“Kullanışlı aptallar” kontenjanı çoktan doldu çünkü.

Yeni Şafak, 05.03.2015

Kategori: GENEL Yorum yok
6Mar/150

Sniper… Geyikler de, çocuklar da ölmeli…

Her kolonyal Hollywood filmi gibi “Sniper” da ezan sesiyle açılıyor. Böylelikle, ezan sesine bindirilmiş sentetik Doğu kurgusu, Batılı izleyicinin hafızasına 10 saniye içinde download ediliyor: Vahşi, tekinsiz, karanlık, kanlı, barbar, gerici, sapkın, düşük ve insanın karanlık tarafında dair ne varsa.. bunlar Doğu’ya özgüdür ve tabii ki Doğu’nun içinde de en kötü topluluk Müslümanlardır.

“Sniper”, ABD’nin en hızlı vatanseveri/cumhuriyetçisi/milliyetçisi Clint Eastwood’un bir “gerçek hikâyeye” dayandırdığı son filmi. Chris Kyle, Amerikan ordusunun en öldürücü keskin nişancısıdır. “Meslek yaşamı” boyunca, özellikle de Irak’ta (Felluce) düzinelerce gözü kan bürümüş çocuk kadın öldürmüş, ülkeye demokrasi eken ABD askerlerini bu demokrasi düşmanlarından korumuştur.

Nitekim ezan sesinin fonunda kamera, dağılmış, harap olmuş Felluce’ye döndüğünde, şehri bu hale kimin getirdiğini sorgulamayız bile. Ezan sesinin Batılı hafızadaki bindirilmiş anlamları bize bir hikâye anlatır zaten. Chris ise, o sırada yanında 8-10 yaşlarında bir çocuk olduğu halde Amerikan birliklerine doğru yürüyen çarşaflı bir kadın fark eder. Çarşafından bir Rus yapımı el bombası çıkarıp çocuğa verir. Çocuk hızlanarak annesinden ayrılır ve
birliğe doğru koşmaya başlar.
Chris’in bir karar vermesi gereklidir. Gördüğünün bir el bombası olduğuna emindir ama bir çocuğun beynini dağıtırken biraz özenli olması gerektiğini bilmektedir. Demokrasi mi, karanlık çağlar mı? ABD askeri mi, Iraklı ana-oğul mu? Big-Mc’mi, falafel mi?
Çocuğu öldürür. Çarşaflı anne çocuğa doğru koşar. Biz tüm sahneyi Chris’in son teknoloji tüfeğinin dürbününden izleriz. Ama o da ne! Kadın çocuğunun cesedine kapaklanmak yerine, yerdeki el bombasını almış ve yarım kalan görevi tamamlamak üzere ABD birliğine doğru koşmaya başlamıştır. Böylelikle, subliminal bir mesajla, kadının çocuğunu feda edecek, onun ölmesini hiç umursamayacak kadar irrasyonel/insan altı bir varlık olduğunu bu sahne ile anlarız. Kadın öldürüldüğünde ise seyirci derin bir nefes alır. Olması gereken olmuştur, ölmesi gerek ölmüştür.

Chris, ABD milliyetçisi babası ile geçirdiği av günlerine borçludur keskin nişancılığını. Bir geyiği baba oğul neşeyle öldürdükleri gün babası ona “Bir gün iyi bir AVCI olacaksın” diye adeta peygamberlikte bulunur. Böylelikle zayıfın güçlünün yemi olduğu dünya düzenini hatırlarız. Bu bazen ormanda bir geyik, bazen de Felluce’de Iraklı bir çocuk olur.
Chris, El Kaide liderlerinden Zarkavi’nin peşine düşer. Bu arada Irak olimpiyat takımının atıcılık şampiyonu Mustafa da Chris’in… Chris İsa Mesih’in, Mustafa da Hz. Muhammed’in adıdır. İki keskin nişancı arasında amansız bir mücadele başlayacak, Eastwood efendi, bunu iki peygamberin karşılaşması olarak sunacaktır. Hıristiyanlık/İslam, İsa/Muhammed, iyi/kötü…
Çürümüş bir hegemonya zihniyetinin, kendisini fetişleştirmiş hastalıklı bir kibrin, din ve vatanseverlik dahil tüm kamuflajlar ardından insanları nasıl avladığını, nasıl hasta ettiğini görürüz Chris’te… Eastwood’un görevi, çökmüş bir zihniyeti allayıp pullayıp biraz daha dayanmasını sağlamak olmalıdır. Chris, Zarkavi’yi ararken raflarda vazo gibi yan yana dizilmiş insan kafaları ile barbarın kim olduğu
ve onlara ne yapılması gerektiği sürekli
hatırlatır bize.

Oysa Chris, keskin nişancı olmasa, Rahibe Theresa’nın erkek versiyonu olacak kadar iyi yürekli bir eş, bir babadır. Mustafa ne kadar soğukkanlı, insanlık özelliklerinden arınmış, beyni yıkanmış bir ölüm makinesi ise, Chris onun tam tersidir. İkisi de insan öldürmektedir. Ama izleyici, Chris’in silahından çıkan mermilerin şifa, Mustafa’nınkilein ise ölüm dağıttığını bilir.
Hatta, bir başka sahnede Chris elindeki RPG’yi masum ABD askerlerine ateşlemek üzereyken Iraklı barbarı vurur. Ancak bir çocuk yere düşen RPG’yi zar zor omzuna alıp “işi” bitirmek ister. Chris çocuğu vurmak zorunda kalmamak için içinden dualar eder, ölüm terleri döker. Çocuk RPG’yi yere fırlatıp kaçınca, derin bir “oh” çeker, hatta ağlar. Ülkesinin Irak’ta bulunurken hissettiklerini özetleyen bir durumdur bu. “Öldürüyoruz ama bir sorun neden öldürüyoruz.”
Hasılı, sonunda Chris ve Mustafa karşılaşır. Chris Mustafa’yı öldürür. Yani Hz. Muhammed ve onun temsil ettiği uygarlık kaybeder. Chris, ABD dönüşünde Irak’ta savaşan bir gazi tarafından öldürülür.

Tamamen düzmece kitle imha silahları ve Saddam’ın El Kaide’ye destek verdiği şayialarıyla Irak’ı Özgürleştirme Harekâtı bir milyon sivilin ölümüne, mezhep düşmanlıklarına ve son olarak da IŞİD türünden canavarlıklara yol açtı.

Ve bunda Hollywood ve ABD medyasının da büyük payı var. Kutsalları istismar ederek, gerçeği saklayarak ve bunu çok iyi yaparak.

Yeni Şafak, 01.03.2015

Kategori: GENEL Yorum yok