Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

16Ara/130

Keşke Sinema Yapılan Tüm Kiliseler Cami Yapılıp Korunsaydı

Serkan Ayazoğlu

Gazeteci-yazar Markar Esayan ile bitmeyen tartışma Ayasofya'yı, Gezi olaylarını, "savruk kent politikalarını" ve daha pek çok konuyu konuştuk.

Markar Esayan, Cemil Ertem ile birlikte yazdığı "Dünyayı Durduran 60 Gün" isimli kitapta Gezi olaylarını irdeliyor. Biz de kendisi ile kent konularını ve tartışmalı projeleri konuşalım istedik. Gezi olaylarından çıkarılması gereken çok ders olduğunu söyleyen Esayan 3. Köprü gibi tartışmalı projelere kaçınılmaz gerçeklik olarak yaklaşıyor. Ayasofya meselesinde önemli olanın esrin korunması olduğunu söyleyen Esayan: "Keşke yıkılan, pavyon, ahır veya sinema yapılan tüm kiliseler cami yapılıp korunsaydı". Söz Esayan'da!

Serkan Ayazoğlu: Ülkedeki kutuplaşma ortamı bir yazar olarak sizi rahatsız ediyor mu? Yazarken bu kutuplaşma ortamının ağırlığını hissediyor musunuz?

Markar Esayan: Böyle bir somut durum var. Ama bunun üzerimde bir baskı olmasına izin vermediğimi söyleyebilirim. Böyle bir baskının objektivitemi etkilemesine izin vermedim. Gezi'de ve daha önceki önemli kırılma noktalarında her zaman böyle propagandaların hedefinde olduk. Alıştığımız bir şey. Kendi düşüncelerimi mümkün olduğu kadar geniş bir gözlem yaparak, yakından takip ederek, kendi özgün fikrimi oluşturarak yazıyorum.

Hiçbir toplumsal mesele siyah ya da beyaz değildir

Siz Gezi olaylarına katılanları 12 katmana ayırarak incelemişsiniz. Cemil Ertem ile yazdığınız "Dünyayı Durduran 60 Gün" isimli kitabınızda da olaylar çok yönlü olarak işlenmiş. Gezi'yi sadece belli bir etiket ile tahlil etmede bu kutuplaşma baskının etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Gezi Türkiye Cumhuriyet tarihi için çok önemli bir tarihsel olay. İlerde tarih yazıldığı zaman çok geniş bir yer tutacaktır. Hiçbir toplumsal mesele siyah ve beyaz değildir. Kitabımda bunun böyle olmadığını anlattım. Gezi'de 12 tane kendime göre katman tespit ettim. Öncelikle oradaki ağaçların sökülmesine karşı orada toplanan insanların varlığı, daha sonra orada uygulanan polis şiddeti, gaz ve çadırların yakılmasına yönelik haklı bir tepkiyle oraya yönelen insanlar. Ardından krizin doğru yönetememesiyle büyümesi, 11 yılın muhalefetsizliğinden dolayı AK Parti'ye öfke duyanların bunu AK Parti ve Erdoğan muhalefetine dönüştürerek sokağa inmesi. Toplumsal aktörün siyasi aktörü ortadan kaldırarak kendisi bir siyasi aktörmüş gibi sokağa inmesi ve ortaya çıkan bu büyük enerjinin tepesine siyaset mühendislerinin üşüşmesi.

Nasıl bir muhalefet eksikliği bu?

Ülkenin önümüzdeki yıllarda nasıl bir yer olacağına dair kararlar veriliyor, reformlar yapılıyor. Bununla ilgili endişeleri bulunan insanların söz hakkının bu sürece işlemediğini düşünen geniş bir kesim var. Buna toplumun dörtte biri denebilir. CHP 11 yıldır bir siyasetsizlik içerisinde. Siyasetsizliği siyaset olarak görüyor. Ak Parti'nin önünde kendi kalesine gol attırmamak isteyen bir kaleci gibi bir anti-siyaset geliştirdi. 11 yıldır biz bunu çok çeşitli vesilelerle gördük. Ak Parti'ye zarar verebileceğini düşündüğü her yerde, evrensel ilkeleri bile hiçe sayarak -mesela Çözüm Süreci'nde- tıkaç görevinde bulundu. Böyle bir partinin sadece kutuplaşma ile ayakta durabileceği ortada. Halkla ilişkiye geçmeden değişimin gerekli olduğunu kabul edip buna bir yön vermeye çalışmadan sadece engellemeye yönelik bir siyaset Gezi'de yer bulamamalarına yol açtı. Normalde Ak Parti gibi güçlü bir iktidara karşı varlık göstermek için Gezi çok elverişli bir fırsattı. Oradaki demokratik, anlamlı topluluğun enerjisini siyasete kanalize etmek için CHP uygun bir adres olabilirdi.

Başbakanın kullandığı dil, üslup da kutuplaştırıcı olduğu yönünde eleştirildi. Siz bu üslubu bütünleştirici buldunuz mu?

Yani bunu iki safhaya ayırmak lazım. Çadırların yakıldığı günün ertesine kadar Başbakan'dan Ak Parti'nin önde gelen isimlerinden referandum kararı gibi bir tavır o günlerde sergilenebilseydi bu krizin o boyuta ulaşmayacağını tahmin edebiliriz. Ama Gezi bir darbe girişimine dönüştükten sonra Erdoğan'ın yumuşak konuşmasının çok fazla imkan dahilinde olduğunu sanmıyorum. Benim Gezi "Volume 2" dediğim darbe sürecinde Erdoğan bir siyasetçi için doğru olanı yaptı. Bazılarının içine sinmeyebilir, o ayrı tabii.

"Gezi'nin darbe girişimine dönmesi" derken? Bunu biraz açabilir misiniz?

Burada çevreci, özgürlükçü gençleri tamamen tenzih ederek söylüyoruz. Bu hep yanlış anlaşılıyor. Taksim'deki gençlerin darbeyle bir ilgisi yok. Paternal dile, polis şiddetine tepki gösteren insanlardan bahsetmiyoruz. Orada ortaya çıkan enerjinin üzerine ciddi bir ittifak çöreklendi. Bunu medyada ve sosyal medyada da çok net bir şekilde gördük. Ciddi anlamda ülkeyi yönetilemez hale getirerek AK Parti içerisinde bir çatlak yaratmak, daha sonra Erdoğan'ın partiden koparılarak, vesayeti kabul edecek bir AK Parti oluşturulmak istendi. Erdoğan ve Ak Parti bahsettiğimiz üç dört günde çok değerli bir fırsatı kaçırdı ve bu bir hata. Büyük bir hataydı. Hemen o dönemde hızlıca görüşmeler yapılabilirdi taraflarla. Mahkeme kararı müspet olsa bile buna uyulmayacağını, referandum ya da başka kanallarla müzakere edileceği söylenebilirdi. Bu fırsat kaçıp kriz önlenemez bir şekilde yayılmaya başladıktan sonra Erdoğan'ın tavrını siyasi olarak doğru buluyorum.

"Sizi kullanıyorlar" "Dış güçler" gibi söylemler devlet mantığı içerisinde Kürtlerin, Ermenilerin, İslamcıların ve daha bir çok kesimin de maruz kaldığı bir söylem. Bunu Türkiye'nin kronik bir hastalığı olarak görüyor musunuz?

Şüphesiz öyle. Türkiye eski alışkanlıklarını hastalıklarını sürdürürken değişen bir ülke. Ama bu süreçler hep böyledir. Eski hemen son bulmaz. Eski dönüşür. Eski dönüşürken de hala varlığını devam ettirir. Başbakanın söylemleri, muhalefetin sürekli demokrasi dışı ittifaklarla iktidara gelme arayışları, medyanın sürekli bir operasyon aracı olarak kullanılması da bunlara örnek verilebilir. Tüm bunlar eski Türkiye'nin hallerinden bize kalan şeyler. Aynı zamanda bunların artık iş görmediğini değişmesi gerektiğini de tespit ettiğimiz bir tecrübe oldu Gezi krizi. 10-15 yıl önce böyle bir olay olamazdı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa güçlü bir Başbakan göstericilerle toplantı yaparak "taviz" verdi. Bu bir değişimin de kazanımın da ürünü. Referandumu küçümsediler ama bu bizzat kendi başarılarını da küçümsemekti
Peki Gezi sonrasında Ak Parti tabanının dışındaki kesime gerekli duyarlığı, hassasiyeti gösterebilecek mi?

Ak Parti 11 yıldır iktidarda kavga ederek kendi tabanını tahkim ederek bu güne geldi. Ama önemli bir değişimi fark edemedi. 12 Eylül referandumu ile vesayet önemli ölçüde sorun olmaktan çıktı. CHP'nin muhalefetsizliğinden bahsederken o boşluğu asker dolduruyordu. O yüzde 25'lik kesim için gönül rahatlatan bir güçtü askerin varlığı. Asker oyundan düştükten sonra ulusalcı, laikçi ve Ak Parti'den haz etmeyen kesimlerde moral çöküntüsü, travma oluştu. Bu depresyonu arttıran, çok güçlü, başarıdan başarıya koşan bir lider var. 2023, 2071 gibi hedefler koyuyor. Hani alay etmek gibi... Bunlar o cenahta biz ilelebet Erdoğan tarafından yönetileceğiz algısı yarattı. 12 Eylül referandumundan sonra Ak Parti'nin ve Erdoğan'ın kendi yüzde ellisinin ötesinde yüzde 25'lk kesime özel ilgi göstermesi gerekiyordu. Oradan oy alamazsınız, sadece yönetemez hale gelmemek için gerekli olan çalışmayı yapmalıydı. Oradaki büyük olumsuz enerji ümidini de kaybettiğinde siyasetin dışına çıkmaya çok yatkındır. Dolayısıyla Gezi'de çok tehlikeli bir şey oldu. CHP tamamen silindi CHP'nin temsil edemediği insanlar siyasetten ümitlerini keserek sokağa çıktılar. Bu kesime özel stratejiler üretilmeli, onlar iktidarda olamasa bile temsil edilebilecekleri ara demokratik kanallar, kent konseyleri, STK'lar üzerinden onların sözlerinin dinlendiği, onların dikkate alındığını, saygı duyulduğunu gösteren yeni bir üslup, üslubun altını dolduracak demokratik kanallar inşa edilmeli. Bu Ak Parti'ye düşüyor çünkü böyle bir muhalefet partisi yok.

Yine kitabınızda Ak Parti'nin savruk kent politikasından bahsediyorsunuz...

Bizde bütün tartışmalar politik kutuplaşma zeminine oturtulduğu için bir şeyin özünü tartışamıyoruz. Kenarından köşesinden sokuşturmaya çalışıyoruz bir şeyleri. O yüzden ben böyle bir kitap yazma gereği duydum. Gündelik makalelerde aynı anda her şeyi anlatmak zorundasınız ve yeteri kadar yeriniz yok. Kent siyaseti dediğiniz şey veya da estetik, kentte yaşam, kentin sakini olma, kamusal alanların nasıl düzenleneceği bunların hepsi doğrudan demokrasi ile ilgili bir şey. Burada Ak Parti'nin hükümet olarak ciddi sorumlulukları var ama tek sorumlu Ak Parti demek yanlış. CHP'nin nasıl belediyecilik yaptığını veya tek parti döneminde İstanbul'daki eski dokunun nasıl yok edildiğini, kiliselerin hem tek parti döneminde hem darbe dönemlerinde havan toplarıyla nasıl yıkıldığını biliyoruz. Bugün Anadolu'ya çıkın içiniz acır. İstanbul'da büyük tahribat var ama göz önünde olduğu için sıfırlanmamış. Harput'a gittiğimde bir tane orijinal Harput evi yoktu ve belediye resimlerden bakarak orijinaline uygun ev yapıyordu. Böyle bir geçmişten geldiğimiz için kimse kimseye demokrasi, estetik konusunda "ben bilirimcilik" taslamasın. Ak Parti'ye gelince Ak Parti pragmatik ve ilerlemeci bir parti. Türkiye'nin çok hızlı bir şekilde büyümesi gerektiğini düşünüyor ve bu reform sürecinde ekonominin en önemli sigortalardan olduğunun farkında. Siz genel olarak nüfusunuza her yıl 1 milyon yeni iş olanağı açmak zorundasınız. Bunu açmadığınızda ülkede darbe olur.

Pragmatik ve ilerlemece yapı AK Parti'yi açığa düşürüyor

Olur mu gerçekten?

Olur. Yani konvansiyonel olmaz da, post modern olmaz da post post modern olur. Gezi'deki gibi bir şey başarılı olur. Gezi'nin başarılı olmaması bu ülkede güçlü bir liderliğin olmasından ötürüydü. Bugün ülkede yüzde 80 enflasyon olsaydı, işsizlik yüzde 25 olsaydı Gezi başarılı olurdu. Hiçbir karizmatik lider onu durduramazdı. Bunu bilen bir lider ve Ak Parti var. Ama dediğimiz gibi pragmatik ve ilerlemeci yapı Ak Parti'yi pek çok konuda açığa düşürüyor. Bir kere kent kültürü, estetik, kentte nasıl yaşayacağımıza dair karar verme mekanizmalarıyla ilgili altyapı eksiklikleri var. Bunlar zaten eskiden getirmediğimiz şeyler. El yordamıyla yeni yeni bulduğumuz şeyler. Dolayısıyla Ak Parti kendi hatalarını yapıyor. Artık 11 yıllık iktidarın daha az hata yapma lüksü var. O anlamda Gezi'de bir kent meselesinin nasıl bir ülke meselesi haline geldiğini, kent halkındaki, bir tasarrufun ülkenin demokrasisiyle doğrudan ilişkide olduğunu keşfetti hükümet. Erdoğan için bu yepyeni bir deneyimdi. Böyle bir krizi beklemiyorlardı. Eğer öngörselerdi zaten ilk üç dört günde diyalog mekanizmalarını hızlıca çalıştırırlardı. 11 yılın yarattığı demokratikleşmenin insanlarda yarattığı beklenti yüksekliği, son 10 yılda büyüyen gençlerin eski dönemleri hatırlamaması ve daha fazlasını talep etmesinin sonuçlarını Erdoğan da Ak Parti de göremedi. Bu krizde insanlarımız öldü. Bu en büyük acımız. Sorumluları mutlaka açığa çıkarılmalı ve cezalarını görmeli. Ama diğer anlamda da bize çok büyük dersler verdi.

Gelişim İstanbul için reddedilemez

Bu getiriler halkı kent konularında vapur seçmekten ileri götürebilir mi? Üçüncü köprü, Kuzey Ormanlarının erimesi gibi kaygı duyulan konular da var...

Üçüncü köprüye karşı değilim. Buradaki tahribatın mümkün olduğu kadar az olmasını sağlamak gerekiyor. Bu gelişimin de İstanbul için reddedilemez olduğunu görmemiz lazım. Gerçekçi bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Çamlıca Camii tamamen bir fecaat

Çamlıca Camii yükselmeye başladı. 60 bin kişilik bir kapasitesi olacak. Sizin düşünceniz nedir?

Çamlıca Camii tamamen bir fecaat. Proje olarak çok yanlış, altındaki zihniyet de çok yanlış. Böyle bir projenin öncelikle İstanbulluya sorulması gerekiyor. Orada böyle bir ihtiyacın olup olmadığı bunun hangi iradeden kaynaklandığı, genelde kent ile ilgili ihtiyaçlar kentlilerin talepleriyle giderilmesi gereken şeylerdir. Genel dokuya, İstanbul'un karakterini derinden etkileyecek bir şey yaparken Gezi Parkı'nda olduğu gibi halka sorulmalıydı. Bu proje nasıl ortaya çıktı? Herhalde Başbakan'ın talebiyle oldu. Bu çok demokratik bir görüntü değil. Projenin kendisi de iyi değil.

Sivas'ta 5. Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı içinde yer alan Surp Kevork Kilisesi restore edilecek. Twitter'da yazdığınız kadarıyla askerdeyken ziyaret edememişsiniz...

Orası ailemin kilisesi. Askerdeyken gitmeye çalıştım ama olmadı. Cephanelik olarak kullanılıyordu. Sivas Temeltepe denen yerde Tavra boğazı, deresi vardır. Benim ailem de oralı. Gidememiştim, kötü vaziyetteydi ama korunmuştu. Savunma Bakanlığı'nın devreye girmesiyle birlik kent dışına taşınacak ve kilisenin restorasyonunu yapacaklar. Statüsü ne olacak bilmiyorum ama doğru olan kiliseyi sahibine Ermenilere, Patrikhaneye iade etmektir. Olmasa bile bir müze gibi korunan, restore edilen bir yer olmalıdır.

Ayasofya'nın ibadete açılmasından iktidar zarar görür

Ayasofya tartışması da yeniden gündemde. Siz ne düşünüyorsunuz?

İktidar böyle bir girişimde zarar görür. Çok büyük bir kampanyaya neden olur. "Yaşam biçimleri tehlikede" korosu bunu azami şekilde kullanır. Hükümetin buradan fazladan oy hesabı yaptığını düşünmüyorum. O kitle zaten Ak Parti'ye oy veriyor. Ayasofya'nın zaten belli bir bölümünde ibadet ediliyor. Her şey çok politize olduğu için hiçbir şey doğru düzgün tartışılamıyor. Ayasofya üzerinden de yaşam biçimleri, laiklik, gericilik gibi normlar çarpışacak. Normalde bir ibadethane hangi amaçla yapılmışsa, hangi inanca aitse o inancın uhdesinde olmalı. Orası bir kilise olarak yapıldıysa öyle olmalı. Müslümanlar buna empati yaparak bakmalı. İslam alemi için çok büyük bir yer fethedilse orada bir cami katedrale dönüştürülse bu insanlarda nasıl bir algı yaratır? Bu bir özgüven meselesidir. İnsanlara hakkını vermek, bundan gocunmamak gerekiyor. Ben dindarlıktan çok milliyetçilikle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu daha milliyetçi bir tondan isteniyor. Galiba olduğu gibi kalması en iyisi. Açıkçası yapı korunduktan sonra hiçbir seçenek beni rahatsız etmiyor. Keşke yıkılan, pavyon, ahır veya sinema yapılan tüm kiliseler cami yapılıp korunsaydı.

16.12.2013

Kategori: GENEL Yorum yok
10Eyl/130

Dünyayı Durduran 60 Gün

Ekonomik kalkınmasını yapan, iktidarın seçkin beyazların elinden alındığı, Kürt sorununun çözülmeye yüz tuttuğu bir Türkiye'de bir Gezi Parkı Krizi çıkar...

Zafer BURAKMAK

Gezi olaylarının yankıları devam ederken ODTÜ üzerinden yaşananlar ikinci bir Gezi’nin başladığını gösteriyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi arazisinden karayolu geçmesine tepki üzerine gelişen olaylar, yine Türkiye çapında bir ayaklanmaya dönüşme potansiyeline sahip.

Mayıs sonunda başlayan Gezi olaylarının iyi tahlil edilmesi, bugün ve sonra doğacak Gezi benzeri krizleri anlamamızda çok önemli bir yer tutacaktır. Kriz üzerine çok sayıda makale, röportaj vs. yayımlandı ama derli toplu olarak, daha sakin bir bakış açısını görebileceğiniz en iyi kaynak Cemil Ertem ile Markar Esayan’ın Dünyayı Durduran 60 Gün kitabı. İki yazarın da Gezi olaylarını çevre hassasiyetiyle başlayan bir eyleme, sert ve yanlış bir üslupla müdahale edildiğini düşünenlerden olduklarını belirtelim. Ancak 79 ilde yaşanan eylemlerin sadece bir çevre hassasiyetinden oluşmadığını, ilk günlerden sonra siyaset mühendisliği maharetiyle kaos ortamı yaratarak ülkeyi yönetilemez hale getirme amacı güttüğünü iki yazar da kabul etmekte…

Kitap, iki bölümden oluşuyor; Gezi olaylarının arka planındaki ekonomik gelişmelerin işlendiği birinci bölümü Cemil Ertem hazırlamış. İkinci bölüm ise, Markar Esayan’ın Türkiye yakın tarihinin sosyopolitik resmi üzerine kurgulanmış. Kitaba ismini veren Dünyayı Durduran 60 Gün’ü Cemil Ertem, enerji piyasasını düzenleyen 6449 sayılı kanunun 30 Mart’ta yürürlüğe girmesinin ardından, Gezi olaylarının başladığı 30 Mayıs’a kadar ki süre olarak belirtiyor.

Kitap, yakın Türkiye tarihinin ekonomi resmini çekerek, Batı dünyasının içerisine düştüğü ekonomik krizle beraber Türkiye ve Brezilya’nın yükselişlerine dikkat çekiyor. Gezi olayları günlerinde Brezilya’da da başlayan ayaklanmalar haliyle iki ülke arasındaki benzerliklere dikkat çekmişti. İki ülke de son dönemlerde ekonomik kalkınma yaşamakta. Ekonomik bir krizle boğuşan ülkelerin bu iki ülkeye istikrarsızlık üzerinden bir karşı hamle yapması kadar reel bir tespit olamaz.

GEZİ DESTEĞİNİN ALTINDA TÜPRAŞ MI VAR?

Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı ekonomik kalkınmanın Batı tarafından hazmedilemediği açık. Buna, geçmiş siyasi iktidarlar tarafından oluşturulan ve şimdilerde ayrıcalıkları ellerinden alınan Beyaz Sermaye’yi de kattığınızda nasıl bir muhalefet cephesi oluşturduğu tahmin edilebilir. Daha muhafazakâr bir Anadolu sermayesinin büyümesiyle, TÜSİAD çevresinin AK Parti iktidarına bakışları bilinmekte. Bu yönüyle Beyaz Sermaye’nin lokomotifi olan Koç Grubu’nun Gezi olaylarına verdiği desteği anlamak da kolaylaşıyor. Ama bu temel sermaye değişiminin yanında, daha özel nedenlerden bahsediliyor kitapta. Beyaz Sermaye’nin palazlandığı enerji ve faiz alanlarında yapılan düzenlemeler dikkat çekici.

Mart ayında çıkarılan enerji piyasası düzenlemeleri TÜPRAŞ üzerinden piyasayı elinde tutan Koç Holding’e çok büyük bir darbe vurdu. Düzenleme şu sonuçları doğurdu:

- ‘Kaçak petrol’ tanımı, ‘kaçak akaryakıt’ olarak değiştirildi. ‘Kaçak petrol’de “işlenmemiş ham petrol anlaşılır ve bunu işleyip piyasaya süren rafineri daha başından itibaren suçlanamaz.” (44) Bu değişiklikle yasal boşluk kapatılmış oldu.

- Kaçak akaryakıt suçu işleyenlere lisans verilmeyecek.

- “Rafinerici lisans sahipleri tesislerindeki; ham petrol, ara ürün, akaryakıt harici ürün ve akaryakıt tankları ile yurt içi ve yurtdışı satış tanklarını lisanslarına işletmekle yükümlü tutulacak ve lisanslarına işlenmiş tanklarda, belirtilen ürünler dışında başka bir ürün bulundurmayacak.”

- “Dağıtıcı lisans sahibi, kurum tarafından belirlenen esaslara uygun olarak bayilerinde kaçak akaryakıt satışının yapılmasını önleyen teknolojik yöntemleri de içeren bir denetim sistemi kuracak ve uygulayacak. Dağıtıcı lisans sahibi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’un bu sisteme erişimini sağlayacak.” (45)

KAMU ÇIKARI EKONOMİSİ

Ve bir diğer düzenleme ile de petrol arama ve çıkarma faaliyetleri kolaylaştırılıyor, hükümetin izin yetkileri artırılıyordu. Bunların Gezi’yle ilişkisini anlamak için Koç Grubu’nun Gezi’deki varlığına ve yine bu düzenlemelerin en büyük muhatabı olan TÜPRAŞ’ın Türkiye’nin ilk 500 şirketi sıralamasında birinci oluşu ve sonraki 7 şirketin ancak bir TÜPRAŞ ettiğini görmek yeterli sanırım. Aynı zamanda Türkiye’nin en büyük 7 şirketini cebinden çıkaracak TÜPRAŞ’ın tekelini kırmak için alternatif oluşturmaya çalışan bir iktidarın olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yakıt sektöründe yağmacı devletçi-tekelci ekonomiden kamu çıkarı ekonomisine geçme çabalarının yanında Gezi öncesi dikkat çeken bir başka husus da, Merkez Bankası tarafından, Bankaların Kredili Mevduat Hesapları faizi tavanının yüzde 2,2 olarak belirlemesidir. Bankalar bu hesaplara aylık yüzde 5’e kadar çıkan faizler uyguluyordu.

İşte Erdem’e göre beyaz sermayedarlar, düzenlemelerin yayınlamasından sonraki kayıplarına ancak 60 gün dayanabilmiştiler.

GEZİ: İMTİYAZ KAYBINA UĞRAYAN SINIFSAL BEYAZ ÖFKE

Kitabın ikinci kısmını kaleme alan Markar Esayan ise, Gezi’yi, seçkin bir azınlığın, Müslümanları, Kürtleri ve gayrimüslimleri yok etmeye, olmadı asimile edişinin son 10 yılda sona ermesine bağlıyor.

Eseyan, Gezi olaylarının güncel ve provokatif gelişmelerini bir kenara bırakarak asıl meselenin “reformlarla imtiyaz kaybına duyulan sınıfsal beyaz Türk öfkesi” olduğunu belirtiyor.

Gezi yeni başlamış bir olay değil, AK Parti üzerinden sınıfsal ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başından beri yapmaya çalıştıklarının birikerek patlamış hali. Türkiye’de ekonomiyi, siyaseti, medyayı şekillendiren bir sınıfın son 10 yılda bu imtiyazlarını kaybetmesi, öfke birikmesine neden oldu. Dışlanan, horlanan dindar kesimlerin kamuoyunda görünmesi zaten zor hazmediliyordu. Bir de bu kesimlerin kendilerine biçilen mahcup yerleri zorlaması ve beyaz Türklerle eşit hale gelme istekleri bardağı taşıran son damla idi. Recep Tayyip Erdoğan üzerinden asıl bu dindar temsiliyet hedef alınmak istendi.

Aslında bu muhalefet anlaşılabilir bir durumdu. Sorun ise bu muhalefetin yıkıcı olmasına neden olan siyasi muhalif noksanlığıydı. Esayan bu durumu CHP’nin antisiyaset çizgisine bağlıyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeterli düzeyde siyasi muhalefet pozisyonunu yapamaması, muhalif gençlerin enerjilerini yıkıcı bir şekilde göstermelerine sebep olmuştu.

POLİS GAZI İLE AYDIN GAZI ARASINDAKİ GENÇLER

Siyasal olarak toplumda hak ettikleri yeri bulamadıklarını düşünen tüm kesimler ve aydınlar, olaylar esnasında yıkıcı ve tahrik edici bir dil kullanmıştır. Gençlerin, polisin kimi yerlerde hoyrat olarak kullandığı biber gazı ile kimi aydınların gazına geldiklerini kaydeden Eseyan, “Hükümete karşı 10,5 yılda birikebilecek itirazlar ile Gezi sürecinde açığa çıkan aşkın enerji arasında muazzam bir fark vardır. Bu farkın analizi, sadece hükümetin hataları, üslup ve çöken kent siyaseti ile açıklanamaz. Enerji farkının, Gezi gençliğinin dışından sürekli tahkim edildiği ortadadır. Polis ve gençliğe yönelik aydın gazı adeta birbiri ile yarışmaktadır.” (231) tespitiyle aydınları da eleştirmektedir. Kimi aydınlarca o günlerde gazete köşelerinde “Erdoğan’ı, akıl sağlığını yitirmiş bir meczup gibi” gösterilmeye çalışıldığı belirtilir.

Kitapta, AK Parti’nin kent siyaseti ile ataerkil dili de eleştirilmekte ve bu tarz olaylara zemin hazırladığı belirtilmektedir. Ancak Esayan, burada da siyaseten temsiliyet hakkı kullanan büyük bir kesimin, Cumhuriyet tarihi boyunca dışlandıkları kent mimarisine de etki etme haklarının bulunduğunu belirtir. Ancak bunun daha sakin ve halka anlatılarak yapılmasının önemine dikkat çeker.

KÜRTLERİN BARIŞANI DEĞİL, SAVAŞANI MAKBUL

Kitapta dikkat çeken tespitlerden biri de Gezi olayları ve Kürtler konusu. Çözüm sürecine dönük bir sabotajı da bünyesinde barındıran Gezi eylemleri, sürecin lokomotifi olan Erdoğan’ı da hedef almıştı. Buna rağmen BDP’nin ilkesel olarak destek verdikleri olaylara kitlesel destek vermemeleri eleştirilmişti. Esayan, uzun uzadıya çözüm sürecinden bahsettikten sonra BDP’nin, tüm eleştirilere rağmen eylemlere katılmadığını belirtir. Ancak özellikle yakın olduğu sol-sosyalist çevrelerce büyük bir baskıya maruz kalmıştır. Esayan, Cumhuriyetle yaşıt olan ve son 30 yılda kanlı bir şekilde gündemimize oturan Kürt sorununun çözülmeye çalışıldığı böyle bir süreçte, Kürtlerin meydanlara çıkmamasını eleştirenler için “Kürtlerin barışanı değil, her şartta savaşanı makbul” olduğunu söyler.

Eseyan, Gezi krizinin bitmediğini belirterek “Gezi’de aktör olmayı deneyimleyen kesimler de, krizler üzerinden siyaseti dizayn etmek isteyenler de yeni Gezi’lerin yaşanması için yeterli enerjiyi taşıyorlar. Hükümetin yapması gereken, bu enerjiyi reformlara kanalize etmek olmalı; o enerjiyi kategorize ederek kutuplaştırmayı derinleştirmek değil.” diyor. (257)

http://www.kitapdegerlendirmeleri.com/dunyayi-durduran-60-gun-212h.html

Kategori: GENEL Yorum yok
12Ağu/135

Modern paradigmanın çöküşü, Doğu ve İslam II (Modern olmayan bir şey…)

Batı’nın yoğun bilgi, dönüştürücü etkisi ve şiddet tacizi altında Doğu için hem onurunu korumak, hem sürekliliğe katılmak kolay değildi. Öte yandan, modernite her yere işlemişti ve “Modern olmayan bir şey, bir yer bulmak” için hep geriye, geleneğe dönme zorunluluğu hissediliyordu. Bu kontra-özcü eğilim ise, Batı’nın Doğu hakkındaki tanımlamalarını teyit eder malzemelere dönüşmeye meyyaldi. Batı bu tanımları ontolojik olarak yapıyordu. Mısır deneyiminde bir kez daha teyit edildiği üzere, kolonyal gezginlerin Doğu’yu tarif etme biçim ve mantıklarında –post modernizm ve modernin içinden konuşan post-kolonyalizm dışında- 400 yıldır kaideyi değiştiren bir değişiklik olmamıştı. Doğu hâlâ tekinsiz, şiddet dolu, vahşi ve tembel “insansıların” toplaştığı yerlerdi. Zengin doğal kaynaklar bu kabilelerin tasarrufunda atıl kalıp boşa harcanacağına, Batı’nın yüksek ülküleri için transfer edilmeliydi. Bu yaklaşımda da esas olarak bir değişiklik olmadı.

Batı’nın üstünlüğünün Doğu’da bu kadar içselleştirilmesi ise, Doğu’da her sorununun Batı’dan kaynaklandığına yönelik köklü bir “imana” dönüşmüştü. Batı’nın “Şeytan”la özdeşleştirilmesi, sadece kötücüllüğe vurgu yapmıyordu; dinî olduğu kadar, psikolojik –bilinçdışı- kaynaklıydı. Çünkü şeytan, sıradan bir varlık değildi. Allah’a başkaldıracak kadar donanımlı, güçlü, gözü kara ve zekiydi… Üstelik dünyaya şöyle bir bakıldığında, şeytanın epey muvaffak olduğunu görmek mümkündü. Müminler için şeytan benzetmesi çok işlevseldi. Kötücüllüğü ve donanımı bütünleştiren Batı’yı -Batı’nın Doğu’yu kategorikleştirdiği ölçüde- Doğu da bir sabite indirgedi.

Ağır şiddete yönelik isyan ve total Batı tasviri Doğu-İslam coğrafyasında bir tutulma yaratmıştı. Modernitenin –algılar, zaman ve mekan tahayyülleri dahil- her yeri ele geçirmiş olması ve adeta içinde yaşadığımız atmosfer haline gelmesi, onun ötesini tahayyül etmeyi imkansız kıldığı ölçüde, nefes almak için değişime direnmeyi tetikliyordu. Bu çelişkiden radikal akımlar –El Kaide gibi- oldukça faydalandılar ve şiddeti meşrulaştıran geniş bir alanda hareket ettiler. Batı’nın korkunç şiddet, işgal uygulamaları, çifte standardı, ikiyüzlülüğü itiraz edilemeyecek bir şiddet meşruiyeti yaratıyordu. Oysa bu mayınlı alanı asıl açan; modern ötesi yeni bir paradigmanın Doğu’da henüz kurulamamış olmasıydı. (Doğu, Batı karşısında hâlâ cevapsızdı.)

Doğu’yu Ortadoğu ile kısıtlı tutmazsak, mesela Gandi’nin başarısının altında yatan –ve bugünlerde Mısır’da Müslüman Kardeşlerin 100 yıllık acılı deneyim sonucu tatbike çalıştığı- modern aklı boşa düşüren bir zihniyet ayrışmasıyla Batı’nın yöntemlerine karşı gelmesi oldu. Gandi’nin sivil itaatsizliğinin, tıpkı demokrasi gibi, yeni bir kavram olmadığını biliyoruz. Bu konuda İsa Mesih’in “Sağ yanağınıza vurduklarında, sol yanağınızı çevirin” önermesine, hatta çok daha gerilere gitmek mümkün. Gandi, “mutlak olanın dışında” düşünmeyi başarabilmiş olmakla, modernitenin kendine zimmetlediği gerçekliği paramparça etti. Modern taktikler çaresiz kaldı.

İstisnaları ihmal edersek, Doğu’da yenilgi aslında kabul edilmişti ve ortada değişime –veya örneğin Filistin’in işgali gibi haksızlıklara- şiddet kullanarak direnme dışında bir öneri yok gibiydi. Edward Said, kolonyalların taktiklerini yapı söküme uğratırken, istemeden de olsa, Batı’nın üstünlüğünü bir kez daha vurgulamış-üretmiş oldu. Said sayesinde Doğu, Batı’nın aslında onların bildiğinden çok daha karmaşık, güçlü ve yetenekli olduğunu gördü ve evet, yenilecekse böyle bir düşmanla vuruşa vuruşa yenilmek itibarlıydı. Tabii ki, Allah’ın masumlara ve İslam ümmetine nihai zaferi sunacağına iman çok güçlüydü. Kuran’ın seçmeli olarak yorumlanışından neşet eden bu güven -teslimiyet- de paradoksal olarak müminlere düşen düşünme-problem çözme (paradigma kurma) eyleminde kısa devre yarattı. Çaresizliğin çözümünü Allah’a devretmek veya mücadele yöntemi olarak –meşru müdafaa da olsa- sadece şiddeti seçmek, fiziki müdahaleleri meşruiyet yaratarak ve çok daha güçlü uygulayan Batı karşısında edilgenliği sabitledi. Batı’nın bu ağır tacizi, Doğu’nun ve onun önemli parçası İslam dünyasının dengesini, kimyasını bozmuştu.

Mesela mesele şöyle düşünülemez miydi?

Neden Modernite Doğu’dan ve İslam’dan tamamen bağımsız ortaya çıkmış olsundu ki? Hani değişim süreksizdi ve dünyada olan her şeye dairdi? İnsanlık tarihinde ortaya çıkmış ne varsa (uygarlık), birbirini etkileyen, bir çığ gibi, her çağın, her milletin, her dönemin içinden geçerek bu güne gelip yarına akmıyor muydu? Ama modernitenin sadece kendine içkin olduğu havsalalarda öyle kabul görmüştü ki! Modernite dünyayı istila eden uzaylılar gibi, dışarılıklı ve yeniydi.

Bugünkü fiziğin optik sahasında, temel olarak ne görülüyorsa ilk kez ortaya koyan İbnü'l-Heysem, izafiyet teorisini ilk olarak fizikî anlamda ele alan Kindî, birçok maden ve minerallerin yoğunluklarının değerlerini doğru ölçen Birûnî, sarkacı ve bununla ilgili olan temel fizik kanunlarını (Galileo’dan önce) bulan İbn Yunus, ilk kez cerrahi aletlerin çizimlerini yaparak Batı tıp bilimine esin kaynağı olan İbn Sina, dağlama ve amputasyon yöntemlerini uygulamış olan Zehravi, sosyolojinin öncüsü İbn Haldun gibi birçok İslam âlimini genel insanlık aydınlanmasından olduğu kadar, Batı aydınlanmasından ayrı tutabilir miydik? Endülüs veya Sicilya İslam uygarlığını nasıl Batı aydınlanmasından koparıp ayrı bir yere koyabilirdiniz? Süreklilik algılarda neden bozulmuştu?

Bu hatırlatmalarda bulunmak, Doğu’nun Batı kompleksini duyulmak istenen güzel sözlerle yatıştırmak amacını taşımıyor. Bir işlevi var… Çünkü Doğu, dışarıdan gelen modernite algısına teslim olmuşluğun çelişkisini, ancak onu doğru tanımladığı, tarihsel sürekliliği algı dünyasında tamir ettiği takdirde modernin ötesine bakabilirdi. Kamulaştırılan zihinlerdeki “sınırlara erişmişlik” kabulü yıkılmadan, o sınırın ileriye doğru zorlanması mümkün değildi.

Batı’nın sadece Doğu’yu yağmalamak isteyen teknolojik vandallar olarak kategorize etmek de başka bir total bakışa davetiye çıkarıyordu. Oysa aydınlanmanın fakirliğe, kıtlığa, hastalıklara, hurafelere, kısaca yaşamsal tüm darlıklara çare üretmeye dönük hümanist enerjisi takdire şayandı. Avrupa Birliği ise, demokrasi müktesebatı ile, dünya tarihinde barış adına kurulmuş en ileri birlik olarak oldukça değerliydi. Bazen, bir bütünün parçaları olduğumuzu unutmaya ne kadar meyilli oluyorduk. Batı ve Doğu, birbirinde görmek istediği parçaları, tarihsel bağlamlarından kopararak seçiyordu. Batı’nın modern evreden evvel Doğu’yu hayranlıkla izlediğini, “Osmanlı asabiyeti” denen ciddi bir üstünlüğün neredeyse 17. yüzyıla kadar Batı tarafından kabul edildiğini unutabiliyorduk böylece. Nasıl ki, Osmanlı asabiyeti, kendi üzerine düşünme konusunda tembelliğe neden olmuşsa, modernite de total bir paradigmaya dönüşerek kendi üzerine düşünmekten vaz geçmişti.

Bunun nedeni paradigmanın kendisini “tamamlanmış”, yani mükemmel hissetmesidir. Mutlak gerçeği bulduğunu düşünen bir konfor halidir bu. Bu konforu tüm etki alanlarına –Doğu dahil- yayar. Öyle bir yayılmadır ki bu, paradigmanın mükemmel olduğuna herkesi ikna eder. Böylelikle kendi üzerine düşünme süreçleri zayıflar, paradigma bu koflaşmayla birlikte her engelde kendini şiddetle ispat etmeye, yani totaliterleşmeye doğru savrulur. Kendi mutlak gerçekliğinin ötesine bakamamakla, sınır ötesinde olan şeyleri anlamakta, sürekliliğe katılmakta geç kalır. Çünkü bir kurguya samimiyetle inanmak onu gerçek yapmaz.

Belki de, kabul edilenin aksine, sınırlarına erişen Batı’nın Doğu’nun silkinmesine, yeni bin yılın yeni soluğunu Doğu’dan almaya ihtiyacı vardır. Ve belki de yanı başına geldiğimiz yeni evre, dünyanın ekseninin Doğu’ya hareketlenmesi ve tekrar oraya yerleşmesi değil, iki dünyaya köprü olacak bir orta noktada sabitlenmesidir.

Yani birbirini sürekli olarak fethetmek değil, dünyayı beraberce paylaşmak… En iyi denge hali de barış değil mi zaten?

12.08.2013, İstanbul.

Kategori: GENEL 5 Yorumlar