Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

22Ara/11Kapalı

1915 ve paradigmanın iflası

Ermeni soykırımı, yasa tasarıları ve onun etrafında dönen tartışmalar üzerine yazmaktan hiç hazzetmiyorum. Hem bu muazzam acının kavga ve çekişmelere alet olmasından, hem de siyasi rant olarak raftan sık sık indirilmesinden dolayı inciniyorum. Sarkozy ayarında birinin ciddiye alınması, Türkiye’nin şu “tam seferberlik” hali de midemi kaldırıyor Zaman makinesine binmiş, yine 70’lere dönmüş gibiyiz. Aynı laflar, hiçbir akıl barındırmayan aynı klişe sözler, babalanmalar.

İş dünyası ve STK’lar Fransa’ya çıkarma yapıyor. AK Parti, CHP, MHP konu Ermeni olunca aynı söylemde hemen buluşuveriyor. Cumhurbaşkanı Gül telefonuna çıkmayan Sarkozy’ye gönül koyuyor. Bizim zavallı Patrikhane, Patrik seçme hakkını gasp eden hükümete sesini çıkarmazken, otomatik olarak harekete geçip “Daha aşure yapacaktık, aşure kabımızı kırmayın noolur” türünden mıy mıy bir açıklama yapıyor. (Acaba, bir açıklama yapıverseniz ne iyi olur diye bir rica almışlar mıdır yine tepelerden?)

Medya o kadar işgüzar ve cahil ki, bu sanki onun sözleriymiş gibi Patrik Mesrob II’nin koca koca resimlerini açarak veriyor haberi. Yahu adam ölüm döşeğinde!

Soykırım pazarına dönmüş ortalık. Cezayir, Ruanda soykırımlarından geçilmiyor. Fransa’ya bu soykırımlardaki suçları hatırlatılıyor. Sanki yeni öğrendik bunları! Soykırımcı El Beşir’e Ankara’da kırmızı halılar sererken de Sudan’da neler oluyor bilmiyorduk değil mi? Bunu bu vesileyle gündeme getirmek “sen benim soykırımıma karışma, ben de seninkine” demek değil mi? Bu nasıl bir zihniyet, nasıl bir ahlak Allah aşkına!

Tasarıya karşı olduğumu yazdım. O kadar... Fikir ve ifadeler bazen bizim canımızı acıtabilir, sarsıcı olabilir, ama şiddet, ırkçılık içermeyen her fikir, ne kadar saçma, ne kadar tahrik edici de olsa yasalarla yasaklanamaz. Çizgiyi buradan çekmediğinizde, özgürlüğün ve suçun tanımı da gittikçe muğlâklaşır, özgürlükleri zamanla boğacak hale gelir, nokta.

Fransa böyle bir yasayı çıkarıp kendini ve vatandaşlarını aşağılayacak, fikir ve ifade özgürlüklerini kısıtlayacaksa, bırakın bu onun ayıbı olsun. Zaten engel olmanız mümkün değil. Bu siyasi bir rant için yapılıyor. Sarkozy gibi birini bu kadar ciddiye almak, onun seviyesine inmek ne kadar aşağılayıcı bir durum. Haklı olduğunuz yerde, tepkinin ve lobi faaliyetlerinin dozajını bu kadar yüksek tutarak prestij kaybına uğruyorsunuz.

Üstelik, camdan evde oturup komşuya taş atmak gibi bir durumumuz da var. Orada çıkacak yasanın muadili olan 301. Madde gibi bir sürü yasakçı ceza maddesini hâlâ hukuk sisteminizde tutarken, bu madde yüzünden Hrant Dink gibi bir barış adamınızı mahkemelerinizde linç etmiş ve katlini seyretmişken, siyasi destek vermediğiniz için cinayet davası yerlerde sürünür, AİHM’de Türkiye sürekli mahkûm edilirken, öncellikle dönüp kendi evimizin içine bakmakta daha büyük fayda yok mu?

1915 tarihimizin en büyük trajedilerinden. Bununla ilgili gerçekleri bu halkan gizlediler, gizlemekle kalmayıp yalan bir tarih anlattılar; aynı Dersim gibi... Ermeni’yi şeytanlaştırdılar. Aynı Kürt, Alevi ve Müslümanlara yaptıkları gibi... Hikâye 1915’te bitse iyi, Cumhuriyet tarihi boyunca da Kemalist görünümlü İttihatçılar Ermenilere –ve tabii ki Rumlar, Süryaniler ve Yahudilere de– kan kusturdular. Mallarına el koydular, talan ettiler, aşağıladılar, ülkeden kaçırdılar. Halk bu tarihle ilgili gerçekleri daha yeni yeni görmeye, kirli oyunu yeni yeni fark etmeye başladı. İşte bu geç kalmışlığın bedelini Sarkozy gibilerinin elinde oyuncak olarak ödüyoruz. Bari bundan sonra akıllanalım, inisiyatifi elimize alalım.

Artık bu köhne paradigmayı değiştirmeliyiz. Başkalarına görev tevzi etmemeli, samimi olmalıyız. Bırakın Ermenistan tarih komisyonu kurmasın, arşivlerini açmıyorsa açmasın. Sen ATASE gibi kapalı olan kendi arşivlerini aç, 1915 soykırımdır demeyi suç olmaktan tamamen çıkar. Dersim özrü gibi örnekleri çoğalt. Ama bunu kaparolarla değil, defaten yap. Bak Ayhan Çarkın Tarık Ümit’in gömüldüğü yerin krokisini ta geçen ağustosta savcıya vermiş; laf üreteceğine bunları çöz, savcılara tam siyasi destek ver. Temizle hafızanı, insanların adalet haykırışlarını duy, devleti koruma refleksinden vazgeç, cesaretle git karanlığın üzerine. Tüm bunları da köşeye sıkıştıkça değil, kendin için yap.

“Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bunların üzerinde durarak bir düşünmek lazım... Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi.”

Bu sözler bana değil, Başbakan Erdoğan’a ait. Yeni paradigma bu sözlerin üzerine kurulabilir. Bakın o zaman Sarkozy gibilerinin bir hükmü kalır mı?
Taraf, 22.12.2012

mesayan@markaresayan.com

20Ara/11Kapalı

Sarkozy Ermenileri de kandırıyor

Bir “Acıları pazara çıkaralım, en yüksek fiyata satalım” mevsimi daha geldi. Fransa’da birkaç gün sonra parlamentoda oylanacak soykırımı inkârı suç sayan yasadan bahsediyorum. Yasa geçerse, 1915 Ermeni soykırımını reddedenlere 45 bin avro para cezası ve bir yıl hapis cezası verilecek.

1915’te Anadolu’nun herhangi bir bölgesinde katledilen bir kişi eğer bugün canlanıp Sarkozy’ye ulaşabilseydi, muhtemelen onun suratına tükürür “Benim acımdan siyasi kazanç çıkarıyorsun” derdi. Ama torunlarının böyle bir berrak duruşu olamaz. Çünkü bu bir kan davası artık ve “karşı tarafa” indirilecek bir darbe için her şey mubah.

Bunun türlü nedenleri var. Türkiye Batı’dan aldığı zımni destekle kendi tarihinin bu karanlık sayfalarını hiç açmadı. 1960’larda Ermeniler toparlanıp göç ettikleri ülkelerde artık zengin ve etkili olmaya başladıklarında ise soykırım meselesi parlamentolara taşınmaya başladı. Türkiye de bu sefer total inkâr siyaseti ile ahlaksız bir zeminde mücadele yürüttü.

Tabii, soykırım Türkiye için başka bir evreni ima eden Uruguay’da 1965’te yasalaştığında, bu pek yankı uyandırmıyordu. Ama gittikçe tehlike yakınlaşmaya başladı. ABD’de soykırım yasaları hep son anda direkten dönmeye başlamıştı. Bu arada 2000’li yıllara yaklaşıldığında soykırımı kabul eden ülkeler sayısında bir patlama yaşandı. Rusya, Kanada, Arjantin, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İtalya, İsveç, İsviçre, Vatikan, Polonya, Venezuela, Litvanya, Slovakya, Almanya, Hollanda, İskoçya, Galler, Şili ve tabii ki Fransa...

Tarihsel bağ, yakın ilişkiler ve AB üyeliği nedeniyle Fransa’daki yasa en sarsıcısı oldu. 19 Ocak 2001 yılında kabul edilen yasayı 1998’de Sosyalist Parti Meclis’e sunmuş, birkaç yıl beklendikten sonra da parlamentoda küçük bir grubu bulunan UDF partisinin yasa sunma hakkını bu yönde kullanmasıyla Meclis’ten geceyle geçmişti. Yasa, Yahudi Soykırımı gibi bir mahkeme kararına (Nürnberg) dayanmıyor, haliyle bir yaptırım da içermiyordu. Fail bile belli değildi, tek cümlelik bir yasaydı: “Fransa 1915 Ermeni soykırımını tanır...”

2006 yılında ise yine Sosyalist Parti Yahudi soykırımını reddetmenin yasaklandığı Gayssot Yasası’na dayanarak inkârın suç olmasına yönelik bir yasa teklifi verdi. Tasarı Sarkozy’nin baskısıyla Senato gündemine alınmadı. Sosyalist Parti 2011 yılının mayıs ayında ise yeni bir tasarıyı gündeme getirdiğinde ise, Sarkozy ve partisi UMP yine buna karşı çıktı.

Ama bugün, Sarkozy daha yedi ay evvel engel olduğu yasanın çok daha kapsamsız bir haline şiddetle sahip çıkıyor. Çünkü seçimler yaklaşıyor. İşte ikiyüzlülük de tam burada. Tabii başka hesapları da var Sarkozy’nin... Tıpkı ABD’de olduğu gibi, Ermeni soykırımı yasa tasarıları altın yumurtlayan bir tavuk gibi. Türkiye’nin üzerinde kendileri için hiçbir maliyeti olmayan bir baskı kuruyorlar ve hep kazanıyorlar. Yasalar son anda geçmediğinde Türkiye’den yeni tavizler koparılmış olurken, sukutuhayale uğrayan Ermenilerin yeniden ve yeniden denemekten başka bir çareleri kalmıyor. Böylelikle her gelen hükümete bu koz sıfır kilometrede devredilmiş oluyor.

Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu herkes biliyor. Aynı zamanda Sarkozy Arap Baharı’nda Türkiye’nin kendinden rol çalmasından da son derece rahatsız. Buna bir de yaklaşan seçimlerdeki oy hesabını katarsanız, böyle bir hamlenin ahlaksız mantığı da ortaya çıkıyor. Üstelik 2001 yılındaki soykırım kararından sonra Türkiye güya mangalda kül bırakmamıştı ama, Fransa ile ticaret de patlama yaşamıştı.

Ama bu ahlaksız oyunda bu sefer işler biraz daha karışık. Tarih tekerrür etmeyebilir...

Öte yandan Fransız Ermenilerini çok daha büyük bir hayal kırıklığı bekliyor olabilir. Tasarı yasalaşırsa, bırakın bu yasanın işletilmesini, 2001 yılındaki Soykırım Yasası bile iptal edilebilir. İzah edeyim...

Fransa’da yaşanan fikir ve düşünce özgürlüğü tartışmasının -Gayssot Yasası dâhil- “Hafıza yasalarının” tümden iptalini öngördüğü hatırlanırsa, Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak kişisel bir başvuru ile Soykırım Yasası da iptal edilebilir. Bu sanıldığından daha ciddi bir olasılık. Çünkü Nürnberg gibi bir mahkeme kararına dayanmayan bu yasa ahlaki bir ödev olarak yasalaştığında, cezai bir yaptırımı olmadığı için hoş görülmüştü. Ama soykırımı reddin cezaya tabi olması, bu tartışmayı daha ciddi gündeme getirecektir. Kaldı ki, Fransız tarihçileri ve aydınları, Fransız yasalarında ırkçılığı cezalandıran bolca madde bulunduğundan hareketle Yahudi Soykırımı dâhil tüm tarihî olaylarda cezai yaptırım uygulanmasının anayasaya aykırı olduğunu düşünüyorlar. Benim aldığım bir bilgiye göre, “Anayasa Mahkemesi, böyle bir başvuruda 2001 yasasını iptal etmekte saniye bile tereddüt etmeyecektir” deniyor.

Ama şu an kılıçlar çekilmiş durumda. Kimsenin yasadan sonrasını hesaplama gibi bir lüksü yok. Tasarının geçmemesinin tek olasılığı Senato’da çoğunluk olan sosyalistlerin desteklerini geri çekmeleri. 1998 yılından beri en azından sosyalistler bu konuda daha ilkeli ve tutarlı bir siyaset izlemişlerdi. Ama şimdi yasa tamamen Sarkozy’nin malı oldu ve bundan sosyalistler çok rahatsız.

Sanırım devam edeceğiz...

Taraf, 19.12.2011
mesayan@markaresayan.com

11Ara/11Kapalı

Hopa’dan İzmir’e benim adaletsiz ülkem

Yer İzmir’in Karabağlar Karakolu... Tarih geçen temmuz ayı... F.C. isimli kadın, eşi, damadı ve kayınbiraderiyle bir eğlence mekânına gidiyor. Üç polis mekânı basıp kimlik kontrolü yapıyor. Koca, kadının kimliğini arabadan almak üzere dışarı çıkıyor. Bu sırada anlaşıldığı kadarıyla kadın kimliksiz olduğu için karakola götürülmek isteniyor. “F.C. eşim kimliğimi almaya gitti, biraz bekleyin” derken kadının itirazı yumrukla karşılık buluyor. Karakola gidiliyor.

Vatan gazetesinden Kemal Göktaş işte bu karakoldaki safahatı gösteren Karabağlar Karakolu’ndaki kamera kayıtlarına ulaşıyor. Cuma günü de Vatan’ın manşeti haline geliyor bu feci şiddet olayı. Tebrikler Kemal Göktaş.

Videoyu birkaç kez izledim. Hadi diyelim ki kadın, polislerin iddia ettiği gibi mukavemet ve hakaret etti. Zaten F.C, sadece polislerin ifadesi esas alınarak 6,5 yılla yargılanıyor. Delile, şahide filan gerek yok. Zaten karakolda kadın lehine konuşacak kimi bulacaksınız ki! Belli ki kadın şikâyet edince bunlar da ağır suçlarını gizlemek için kadına dava açmışlar. Kadının yaptıkları ise çok vahim! Birinin koluna tokat atmış, diğerinin kolunu tırmalamış, üstelik sarhoşmuş ve küfretmiş. Üstelik kendisi iddia edildiği gibi “iffetli” bir ev hanımı değil de, bir “konsomatrismiş”. Savunma bu.

Görüntüleri izliyorum. Kadını iki sivil polis dakikalarca acımasızca dövüyorlar. Yere yatırıp kelepçeliyor, kedinin fareyle oynadığı gibi, durup durup vuruyorlar. Bir de resmî giyimli muhterem bir polis var. Bu polis görünümlü kişi de, ikisi kadını yumruklar, tokatlar, tekmelerken, kâh cep telefonuyla konuşuyor, kâh bir başka hazretin istediği kalemi kadın dövülürken onları üzerinden şahsa uzatıyor –burada çok zorlandı, çok üzüldüm–, kâh sanki eşsiz bir doğa manzarasına bakarmış gibi kadın haşat edilirken o performansa dalıp dalıp gidiyor.

Kadına 6,5 yıl istenirken, polisler işkence, taciz ve dayak atlanarak, sadece kötü muameleden 1,5 yılla yargılanacaklarmış. Ortaya çıkıyor ki, o polisler de hâlâ görevlerinin başındaymış.

Haberin ve görüntülerin medyada ses bulması üzerine, aynı gece polisler görevden alındılar.

Tıpkı, aynı gün görülen Hopa davasında altı aydır tutuklu bulunan 22 öğrencinin tahliye edilmesi gibi...

Tıpkı ondan bir gün önceki davada Ankara’da pankart astıkları ve evlerinden Tolstoy’un Savaş ve Barış romanı çıktığı için 25 yılla yargılanan ve sekiz aydır tutuklu bulunan Bahadır Söylemez ve Özgür Alkan’ın tahliye edilmesi gibi...

Ekim ayında ise, Başbakan’ın konuştuğu Roman Çalıştayı’nın düzenlendiği Abdi İpekçi Kongre Salonu önünde parasız eğitim pankartı açtıkları için tutuklanan ve 18 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye olan Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz’ı da hatırlayın. Okullarından atıldılar. Hayatları geri alınamaz şekilde zarar gördü o çocukların.

Tüm bu “telafiler”in ortak noktası kamuoyu baskısıyla gerçekleşmiş olması.

Bir haberle medya, sivil toplum uyanıyor, baskı olgunlaşınca arızaların panikle halline gidiliyor. İşkenceci polisler açığa alınıyor, İçişleri Bakanlığı ancak o zaman müfettiş tayin ediyor, Cumhurbaşkanı Gül de “Olayın takipçisi olacağım, çok üzüldüm” demek zorunda kalıyor, mahkemeler tahliye kararlarını art arda veriyor.

Gerideki sistem ise aynen çalışmaya devam ediyor.

Böyle ülke olur mu? Böyle adalet olur mu?

Üstelik bu sadece siyasi olaylar için geçerli; adi suçlardan yatanların kamuoyunda örgütlü ve itibarlı olmadıkları için, sahip çıkanları da yok. Adam yaralamaktan sadece bir yıl hüküm giyen akciğer kanseri 74 yaşındaki Avni Karabulut, Ümraniye Cezaevi’nde kan kusa kusa öldü, cezaevinde ölen 30. mahkûm olarak... Biz de savcıya yazdığı son dilekçeden manşet yaptık: “Kan kusuyorum, arz ederim.”

Tabii onlar siyasi olmadıkları, adi suçlar işleyen alt kasttan insanlar oldukları için ihmal edilebilirler değil mi? Çocuklar Ergenekoncu, kadın da konsomatristi zaten...

Ara ara mektuplar alıyorum cezaevlerinden... Hasta mahkûmlar sağlık hizmetlerini doğru dürüst alamadıkları gibi, o kadar insan yerine konmuyorlar ki, acil durumlarda bile, kaderlerine terk ediliyorlar.

Bu ölen, aşağılanan insanların durumu Başbakan Erdoğan’ı, Adalet Bakanı Ergin’i, İçişleri Bakanı Şahin’i hiç ilgilendirmiyor mu? O hiç sevmediğim kıyas cümlesini kurayım, F.C. sizlerin karınız, kızınız olsaydı ne hissederdiniz? Aylarca bir hiç uğruna hapiste örselenenler sizin evlatlarınız olsaydı?

Yeni ameliyat olan Sayın Başbakan kendini mesela Avni Karabulut’un yerine koysun. “İki lavabo kan kustum sayın savcım. 1,5 saat içinde eğer ölmezsem, durumumla ilgilenilsin, bana kan verilsin.”

Karabulut öldü. Bu dilekçenin cevabını kim verecek şimdi?

mesayan@markaresayan.com

Taraf, 11.11.2011