Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

1Kas/140

Omletten korkan devrimciler ve Çözüm Süreci…

Türkiye’deki son 12 yıllık yavaş devrime ülke elitlerinin direnişi, bu direnişe paralel yapının eklenmesi, son olarak da Kobani faciası ile bir kez daha deneyimlediğimiz üzere PKK-BDP’nin politik sürece direnç göstermelerinde, tarihsel, sınıfsal ve ideolojik hikâyelerin iç içe geçtiğini görüyoruz. Bazıları hiç de yabana atılmayacak gibi duran komplo teorileri ve provokasyonları ihmal ettiğimizde, geriye kalan, incelenmesi gereken bu tarihsel ve siyasi verilerdir.

Tarihçi Timoty Snyder’in tanımıyla geleceğe doğru siyasi akıl yürütmenin en az iki yolu vardır. “Geleceğe doğru bir hayalden yola çıkmak, daha sonra oradan günümüze doğru gelmek ve böylece geçilmesi gereken aşamaları bildiğini söylemek” birinci yoldur. İkincisi ise, “günümüzden yola çıkmak ve ardından yakın geleceğin şimdikine benzemekle birlikte, tanımlanabilir belli bir açıdan düzelmesi biraz daha iyi olmaz mı?” sorusunu sormaktır.

Fark ettiğiniz üzere ilk yöntem komünist devrim zihniyeti, ikincisi ise politika planlamasını ima eder.

Devrimciliğin de bir ahlaki çerçeveye ihtiyaç duyduğunu ilk Lenin fark etmişti. Lenin’in kozmolojisinde ahlak geçmişe dönük araçsaldır. Dinler geleceğe doğru ahlaki önermelerde bulunurken, Lenin için Komünizmin yüce amaçları için başvurulmak zorunda kalınan ayak oyunları, yalanlar, ihanetler ve ikiyüzlülükler sonuçların ışığında anlam kazanır ve ahlaken kabul edilebilir bulunur. Yumurtaların kırılması başta kötü görünebilir; ama sonuçta omlete ulaşmak için bu zorunludur. (Tony Judt, 20. Yüzyıl Siyasal Tarihi.)

Kemalizm de böyle işleyen bir sistem kurdu. Modern, batılı, müreffeh bir ülke ve halk yaratmak için yapılması gereken zor işler, alınması gereken acı verici kararlar, “fedakârlıklar” vardı. İyi bir geleceğe ulaşmak için kötü şeyler yapmaya mecbur kalınırdı. Hakikat o anın bulgularına göre değil, gelecekteki sonuçları ile sınanabilirdi. Her şeyin aynı anda o veya bu olamayacağı, mesela İstiklal Mahkemeleri’nin veya Dersim katliamlarının ileride yol açacağı iddia edilen muğlak ve tartışmalı iyi sonuçlarından ötürü diyalektik olarak iyi sayılamayacağı Marksist ideoloji ya da Kemalist düşünceye aykırıydı.

20. Yüzyıl’ın siyasileri ve entelektüelleri, gelecekteki muğlak bir iyiliğe ulaşmak adına o anda başkalarının somut bedeller ödemesini meşrulaştırarak büyük ahlaksızlıklar sergilediler. Türkiye’deki hikâyenin bedelini de azınlıkları, Kürtler, Aleviler ve dindarlar ödedi. Kendi iyilikleri için öldürüldüler ve eziyet gördüler. Tüm tumturaklı argümanları bir kenara koyduğunuzda gerçekte olanın basit tarifi buydu.

Kürtlerin ise Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı devlet terörü 1980 darbesi ile iyice azgınlaşınca, ortaya çıkan “direniş” kurumunun Marksist-Leninist bir yapıda olması konjonktürel olarak kaçınılmazdı. Aslında karşımızda, Leninizm’den gelen (Gramsci’ci hegemonya kavramıyla) tüm dini kavramları ve ihtiyaçları taklit eden bir örgüt vardı. Bu durum sadece PKK’ya özgü değildi. Parti hiyerarşisi, elit tabakası, ayinsel askeri törenler ve ilmihaliyle tüm totaliter-otoriter yapılar (Komünizm, Kemalizm, Faşizm gibi) benzer bir organizasyona ihtiyaç duymuştur. Aydınlanma’nın Hıristiyanlığa duyduğu ihtiyaç gibi.

Ama daha da belirgin olan, Kürtlerin etnik yalnızlığa mahkûm olmalarını önleyecek ama şiddet kullanmayı da meşru gösterecek ideolojik meşruiyeti Marksizmin vermesiydi. Din, dil, ya da etnik köken ayrımlarının önemsizleştiği, sosyal ve ekonomik sınıfları öne çıkaran, lakin demokratik olmayan radikal değişim hareketleri, PKK’ya devrimci kalarak milliyetçilik yapma imkânı verirken, diğer milletlerin desteğini de (sekteryen çoğulculuğu) garanti ediyordu. (T.J.) Türk sosyalistlerinin PKK ile simbiyoz ilişkisi gibi… PKK ne kadar Kürt milliyetçisi ise, Türk sosyalistleri de o kadar kendi ayrıcalıklarının milliyetçisiydiler veya post-Marksizm dönemine hazır olmadıkları için bu forma zamanla tamamen teslim oldular. Sınıfsal üstünlüklerini yitirmemek adına başka milletlerin hak mücadelesinin bayraktarlığını dahi yapabilirlerdi. Tabii ki başarısız olmak kaydıyla. Çözüm Süreci’nden nefret etmelerinin bir nedeni de budur: Bir Kürt veya dindarla, ya da Ermeniyle gerçekten eşit olunduğunda, onların eşitliğini savunurken sahip olunan mağdurların vasisi olma, mağduriyetlerin manevi bonuslarını toplama, onlar adına konuşma, onların sorunları üzerinden iktidarla ilişkilenme dahil tüm ayrıcalıklar anlamını kaybeder. Kısaca solcu entelektüeller, eşit olma ihtimalini sevmişlerdir, eşitliğin kendisini değil. Aslında devrim tahayyülü de bu düşünceye yoğunlaşmıştır. Yumurtalar keyifle, tumturaklı söylevlerle kırılır. Hem kırılan başkalarınındır, hem de omletten ölesiye korkulur. Türk sosyalistlerinin (eğer kaldıysa) Avrupalı sosyalistlerden tek farkı daha az yaratıcı ve onlardan daha tembel olmalarıdır.

Akil İnsanlık’tan istifa eden ve bunu abuk subuk gerekçelerle yapan sosyalist entelektüellerin, barıştan önce son çıkışı yakalama gayretleri bu nedenledir: Anlamını kaybetme korkusu…

Özetle, Marksist-Leninist örgütlenme yöntemleri, şiddet kullanma meşruiyeti ve yerel milliyetçiliğe uyarlanma kolaylığı ile PKK için işlevseldi. En basit açıklama da Öcalan ve diğer örgüt elitinin Marksist-Leninist olmasıydı tabii. Öcalan da tıpkı Lenin gibi bir Marx değil, iyi bir taktisyendi. Ahlakı yorumlayış biçimi de Lenin ile aynıydı. Kürtler arasından o değil de bu örgütün, siyasetin değil de şiddetin sivrilmiş olması bu saiklerde yatıyordu.

1990’larda Marksizmin tarihin çöp sepetine atıldığını gören Öcalan’ın tam da bu dönemde “Silahlı mücadele döneminin kapandığını” ifade etmeye başlaması oldukça anlaşılır. Örgütü ayakta tutmaya çalışan ve biraz tarih-kuram bilen bir liderin yapması gereken bir tesbitti bu. Butik bir cinayet şebekesine dönüşüp taban desteğinden yoksun kalmamak ve onursuz bir tarihten düşüş halini önlemek için hızlı biçimde örgütü siyasete adapte etmesi gerekiyordu.

Ama bunu yapabilmenin asgari şartı devlette güvenilir ve örgütün siyasileşmesinin önünü açacak şartları oluşturacak bir muhatap bulmaktı.

Öcalan ilk şansı Turgut Özal ile yakaladı. Ama Özal talihsiz siyasi hatalar yaptı ve tasfiye edildi. Necmettin Erbakan ise 28 Şubat’la gönderildi. Son “milli” muhatap AK Parti hükümeti oldu. Öcalan savaşkan ve güvenilmez eski Türkiye elitleri ile barış yapılamayacağını biliyordu. Eğer Erdoğan devlet içinde yeteri kadar güçlenebilirse, Öcalan’a bu geçiş için uygun ortamı sağlayabilirdi. Öcalan’ın Newroz mektuplarında önerdiği konsept ve sigorta buydu: Biz bize çözüm…

Ama asıl sorun devletten ziyade örgütün kendisi ve siyasi partisinde yaşandı. Tarihi hâlâ 1917’den okuyan bir ideolojik çerçeve, statü endişesi ve ahlaki özerkliği yitirmiş olmanın engelleri nasıl aşılacaktı?

Öcalan belki bu sebeple de 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmişti: Örgütü savaşkan tutmak için tarihi anda kritik bir dokunuş…

Otoriter siyaset-toplum yapısı bu sefer değişim için işlevsel olacaktı. Öcalan, taban, örgüt ve parti üzerindeki otoritesini değişim ve siyasileşme yönünde kullanacağının işaretlerini verdi. Bunu dikkatli yapmalı ve kontrolü yitirmemeliydi. Çünkü ele geçirilene kadarki süreçte örgütte siyasi dönüşümü başaramadığını itiraf etmişti.

3 Ocak 2013’te ilan edilen Çözüm Süreci’nden Kandil ve BDP’nin ekseriyetle hazzetmediği belliydi. Bu dönemi karşılamak için ideolojik bir sıçrama yapamamış olmaları, diğer yandan Barzani’nin güneyde yarattığı çekim merkezi örgütte sıkışma yaratıyordu. (Türk sosyalistleriyle birbirlerini yakın hissetmeleri aynı tarih dışı kalmışlık korkusuyla olmalıydı.)

Statü ve özerklik talebi sürecin Kandil açısından asıl yumuşak karnıydı. Çözüm Süreci’nin bunu sağlamayacağı zaten devletle yapılan anlaşmada belliydi ama, süreç içinde bu hedefe varılabileceğine dair umutlar hükümet sürecin inisiyatifini PKK’ya kaptırmadığı için gün geçtikçe tükendi. (Aslen Gezi krizinde geri çekilmeyi durdurma kararı bu amaca yönelikti.) Öcalan ile yapılan anlaşma Yeni Türkiye’nin eşit vatandaşlık üzerinden birlikte kurulmasıydı ve PKK için bunun dışında özel bir bonus yoktu. Öcalan, Kandil’in Leninist devrim ve ahlak konsepti üzerinden bu anlaşmanın değerini anlayamayacağını biliyor olmalıydı.

Öcalan barışın zeminini oluşturacak yeni ahlak önerisini Newroz mektuplarında ayrıntılı biçimde ilan etmişti. Ama Kandil barışın yeni ahlakına adapte ol(a)madı ve Leninist ahlak çerçevsinde kalarak kaçınılamaz kötü şeylerin (6-7 Ekim Pogromu gibi) gelecekteki iyi şeylere (statü ve demokratik özerklik) yol açacağını düşündü. Ama Öcalan da manevi bir “gestalt switch” yaşadığı için yeni ahlakı önermemişti ki! Leninist ahlak(sızlık) artık çalışan bir yöntem değildi. Bu tercih, buz hokeyi maçına tenis raketiyle çıkmak kadar zaman ve mekândan kopuk bir durumdu artık ve tam da bu yüzden ne kadar başarılı tasarlanmış olsa da 6-7 Ekim Pogromu geri tepti. Hem HDP hem de Kandil tarihine en büyük hezimet olarak geçti. Öcalan’a karşı itinayla hazırlanan Selahattin Demirtaş liderliği çöktü, zamanın ruhu kazandı.

İdeolojik düzlemde ise, PKK’ya hâkim olan ve tarih karşısında yenilmiş komünist devrim konsepti ile AK Parti’nin etkili politik planlama modeli karşı karşıya gelmişti. Yani şiddet versus siyaset. AK Parti sadece siyaset yaparak Çözüm Süreci’ni nihayete ulaştıracaktı. Hükümetin zamanın doğru yanında durmanın verdiği özgüvene gereğinden fazla yaslandığı ve işi ağırdan aldığı da doğruydu ki bunun bedeli Kandil’in ideolojik zayıflığının onu provokasyon tekliflerine de açık hale getirmesiydi.

Devrimci zihniyetten bakılınca zamanın PKK’nın aleyhine geliştiği hissedildi. Rojava Devrimi romantizmi, komünist devrimciliğin doğruluğunu kanıtlayan bir mucize olarak görüldü ve örgütü bir süre rahatlattı. Kandil Çözüm Süreci’nde yaşadığı zihinsel sıkışmayı Rojava devriminin rahatlatıcılığı ile ikame ediyordu. Bu manada Çözüm Süreci ve Kobani bağlantısı o kadar da anlamsız değildi. Hükümet olaya kitabi bakarak bu riskin büyüklüğünü öngöremedi. Kobani’nin aniden çökmesi örgütte panik yarattı. Aynı anda hem Irak, hem Türkiye, hem de Suriye’deki devrimci iddialarını kaybetmenin acısı Türkiye’den çıkarılmak istendi. Rojava’da savaşarak kaybederken, Türkiye’de barışarak kazanmak tarihe baş aşağı bakıldığı için Kandil için çok riskli göründü. Bunun kendi varlığını tamamen anlamsızlaştıracağını düşündü.

Şimdi, aslında sürecin en büyük çelişkisi artık yüzeye vurmuş durumda. Öcalan ile hükümet sivil siyaset ve yeni ahlak zemininde ortaklaşmış gözükürken, Kandil ve BDP-HDP devrimci hayallerin peşinde koşma, hayali bir omlet için yumurtaları kırmaya arzu duymakta.

Aslında bu tür süreçlerin doğasında olan adaptasyon sorunu ile karşı karşıyayız. Hükümet ve Kandil’in işletim sistemleri farklı. Bu adaptasyonu sağlayacak, çelişkiyi giderecek en önemli bağlantı kayışı ise hâlâ Öcalan…

O zaman, eldeki etkili araçlar, Öcalan’ın Kandil ve HDP’ye erişim imkânlarının arttırılması ve sürecin gittikçe şeffaflaşarak adımların hızlanması gibi duruyor. Tony Blair’in IRA görüşmelerindeki özel danışmanı Jonathan Powell’ın şu tesbitini hatırlatmakta fayda var: “Süreçte adımların arasındaki makas açılmamalı. Açılan makasın yarattığı boşluğu mutlaka provokasyonlar doldurur…”

PKK gibi bir örgüte güvenilmesi gibi bir opsiyon hiç yoktu ve olmamalı. PKK da devlete güvenmesin. Güven gibi muğlak ve kırılgan bir kavramın böyle zor süreçlerde anlamlı bir karşılığı yoktur ve bilakis 6-7 Ekim gibi krizlerde taraflarda öfkeyi arttırıcı rol oynar ve süreci bozma eğilimini besler. İki taraf, kendilerine göre kazanç sağlayacakları bir vasatta anlaşırlar, görev dağılımları yapılır ve bir satranç oyunu gibi karşılıklı hamleler gelir. Her krizde modalite gözden geçirilir, eksikler tamamlanır ve yola devam edilir. Önemli olan oyunda kalmak ve anlaşmanın getireceği kazancı korumaya çalışmaktır.

6-7 Ekim Pogromundan sonra Kandil ve HDP’nin güvenilir muhatap olmadığı tezinin güçlenmesi, argüman baştan yanlış kurulduğu için doğru; koşulların tamamını kapsadığından değil. Şöyle bir örnekle açayım: Eğer bıçağı insan öldüren bir alet olarak tanımlamışsanız, onu yasaklamanız mantıklıdır. Ama bu aletin olumsuz kullanımlarının önüne geçebilirseniz, önceki argümanın düpedüz faydasız olduğu ortaya çıkar.

Mesele, PKK’nın savaşmaktan kendiliğinden vazgeçmesi değil, savaşamayacak hale getirilmesidir. Aynı durum devlet simetrisinde de geçerlidir.
17.10.2014

Bu yazıyı beğendiyseniz Paylaşın!

Bu yazıyı beğendiniz mi?

RSS Kaynağımıza abone olun!

Kategori: GENEL Yorum gönder.
Yorumlar (0) Geri izlemeler (0)

Yorum yapılmadı.


Leave a comment

Geri izleme yok.