Markar ESAYAN KİŞİSEL WEB SİTESİ

6Mar/151

Sniper… Geyikler de, çocuklar da ölmeli…

Her kolonyal Hollywood filmi gibi “Sniper” da ezan sesiyle açılıyor. Böylelikle, ezan sesine bindirilmiş sentetik Doğu kurgusu, Batılı izleyicinin hafızasına 10 saniye içinde download ediliyor: Vahşi, tekinsiz, karanlık, kanlı, barbar, gerici, sapkın, düşük ve insanın karanlık tarafında dair ne varsa.. bunlar Doğu’ya özgüdür ve tabii ki Doğu’nun içinde de en kötü topluluk Müslümanlardır.

“Sniper”, ABD’nin en hızlı vatanseveri/cumhuriyetçisi/milliyetçisi Clint Eastwood’un bir “gerçek hikâyeye” dayandırdığı son filmi. Chris Kyle, Amerikan ordusunun en öldürücü keskin nişancısıdır. “Meslek yaşamı” boyunca, özellikle de Irak’ta (Felluce) düzinelerce gözü kan bürümüş çocuk kadın öldürmüş, ülkeye demokrasi eken ABD askerlerini bu demokrasi düşmanlarından korumuştur.

Nitekim ezan sesinin fonunda kamera, dağılmış, harap olmuş Felluce’ye döndüğünde, şehri bu hale kimin getirdiğini sorgulamayız bile. Ezan sesinin Batılı hafızadaki bindirilmiş anlamları bize bir hikâye anlatır zaten. Chris ise, o sırada yanında 8-10 yaşlarında bir çocuk olduğu halde Amerikan birliklerine doğru yürüyen çarşaflı bir kadın fark eder. Çarşafından bir Rus yapımı el bombası çıkarıp çocuğa verir. Çocuk hızlanarak annesinden ayrılır ve
birliğe doğru koşmaya başlar.
Chris’in bir karar vermesi gereklidir. Gördüğünün bir el bombası olduğuna emindir ama bir çocuğun beynini dağıtırken biraz özenli olması gerektiğini bilmektedir. Demokrasi mi, karanlık çağlar mı? ABD askeri mi, Iraklı ana-oğul mu? Big-Mc’mi, falafel mi?
Çocuğu öldürür. Çarşaflı anne çocuğa doğru koşar. Biz tüm sahneyi Chris’in son teknoloji tüfeğinin dürbününden izleriz. Ama o da ne! Kadın çocuğunun cesedine kapaklanmak yerine, yerdeki el bombasını almış ve yarım kalan görevi tamamlamak üzere ABD birliğine doğru koşmaya başlamıştır. Böylelikle, subliminal bir mesajla, kadının çocuğunu feda edecek, onun ölmesini hiç umursamayacak kadar irrasyonel/insan altı bir varlık olduğunu bu sahne ile anlarız. Kadın öldürüldüğünde ise seyirci derin bir nefes alır. Olması gereken olmuştur, ölmesi gerek ölmüştür.

Chris, ABD milliyetçisi babası ile geçirdiği av günlerine borçludur keskin nişancılığını. Bir geyiği baba oğul neşeyle öldürdükleri gün babası ona “Bir gün iyi bir AVCI olacaksın” diye adeta peygamberlikte bulunur. Böylelikle zayıfın güçlünün yemi olduğu dünya düzenini hatırlarız. Bu bazen ormanda bir geyik, bazen de Felluce’de Iraklı bir çocuk olur.
Chris, El Kaide liderlerinden Zarkavi’nin peşine düşer. Bu arada Irak olimpiyat takımının atıcılık şampiyonu Mustafa da Chris’in… Chris İsa Mesih’in, Mustafa da Hz. Muhammed’in adıdır. İki keskin nişancı arasında amansız bir mücadele başlayacak, Eastwood efendi, bunu iki peygamberin karşılaşması olarak sunacaktır. Hıristiyanlık/İslam, İsa/Muhammed, iyi/kötü…
Çürümüş bir hegemonya zihniyetinin, kendisini fetişleştirmiş hastalıklı bir kibrin, din ve vatanseverlik dahil tüm kamuflajlar ardından insanları nasıl avladığını, nasıl hasta ettiğini görürüz Chris’te… Eastwood’un görevi, çökmüş bir zihniyeti allayıp pullayıp biraz daha dayanmasını sağlamak olmalıdır. Chris, Zarkavi’yi ararken raflarda vazo gibi yan yana dizilmiş insan kafaları ile barbarın kim olduğu
ve onlara ne yapılması gerektiği sürekli
hatırlatır bize.

Oysa Chris, keskin nişancı olmasa, Rahibe Theresa’nın erkek versiyonu olacak kadar iyi yürekli bir eş, bir babadır. Mustafa ne kadar soğukkanlı, insanlık özelliklerinden arınmış, beyni yıkanmış bir ölüm makinesi ise, Chris onun tam tersidir. İkisi de insan öldürmektedir. Ama izleyici, Chris’in silahından çıkan mermilerin şifa, Mustafa’nınkilein ise ölüm dağıttığını bilir.
Hatta, bir başka sahnede Chris elindeki RPG’yi masum ABD askerlerine ateşlemek üzereyken Iraklı barbarı vurur. Ancak bir çocuk yere düşen RPG’yi zar zor omzuna alıp “işi” bitirmek ister. Chris çocuğu vurmak zorunda kalmamak için içinden dualar eder, ölüm terleri döker. Çocuk RPG’yi yere fırlatıp kaçınca, derin bir “oh” çeker, hatta ağlar. Ülkesinin Irak’ta bulunurken hissettiklerini özetleyen bir durumdur bu. “Öldürüyoruz ama bir sorun neden öldürüyoruz.”
Hasılı, sonunda Chris ve Mustafa karşılaşır. Chris Mustafa’yı öldürür. Yani Hz. Muhammed ve onun temsil ettiği uygarlık kaybeder. Chris, ABD dönüşünde Irak’ta savaşan bir gazi tarafından öldürülür.

Tamamen düzmece kitle imha silahları ve Saddam’ın El Kaide’ye destek verdiği şayialarıyla Irak’ı Özgürleştirme Harekâtı bir milyon sivilin ölümüne, mezhep düşmanlıklarına ve son olarak da IŞİD türünden canavarlıklara yol açtı.

Ve bunda Hollywood ve ABD medyasının da büyük payı var. Kutsalları istismar ederek, gerçeği saklayarak ve bunu çok iyi yaparak.

Yeni Şafak, 01.03.2015

Kategori: GENEL 1 yorum
1Kas/140

Omletten korkan devrimciler ve Çözüm Süreci…

Türkiye’deki son 12 yıllık yavaş devrime ülke elitlerinin direnişi, bu direnişe paralel yapının eklenmesi, son olarak da Kobani faciası ile bir kez daha deneyimlediğimiz üzere PKK-BDP’nin politik sürece direnç göstermelerinde, tarihsel, sınıfsal ve ideolojik hikâyelerin iç içe geçtiğini görüyoruz. Bazıları hiç de yabana atılmayacak gibi duran komplo teorileri ve provokasyonları ihmal ettiğimizde, geriye kalan, incelenmesi gereken bu tarihsel ve siyasi verilerdir.

Tarihçi Timoty Snyder’in tanımıyla geleceğe doğru siyasi akıl yürütmenin en az iki yolu vardır. “Geleceğe doğru bir hayalden yola çıkmak, daha sonra oradan günümüze doğru gelmek ve böylece geçilmesi gereken aşamaları bildiğini söylemek” birinci yoldur. İkincisi ise, “günümüzden yola çıkmak ve ardından yakın geleceğin şimdikine benzemekle birlikte, tanımlanabilir belli bir açıdan düzelmesi biraz daha iyi olmaz mı?” sorusunu sormaktır.

Fark ettiğiniz üzere ilk yöntem komünist devrim zihniyeti, ikincisi ise politika planlamasını ima eder.

Devrimciliğin de bir ahlaki çerçeveye ihtiyaç duyduğunu ilk Lenin fark etmişti. Lenin’in kozmolojisinde ahlak geçmişe dönük araçsaldır. Dinler geleceğe doğru ahlaki önermelerde bulunurken, Lenin için Komünizmin yüce amaçları için başvurulmak zorunda kalınan ayak oyunları, yalanlar, ihanetler ve ikiyüzlülükler sonuçların ışığında anlam kazanır ve ahlaken kabul edilebilir bulunur. Yumurtaların kırılması başta kötü görünebilir; ama sonuçta omlete ulaşmak için bu zorunludur. (Tony Judt, 20. Yüzyıl Siyasal Tarihi.)

Kemalizm de böyle işleyen bir sistem kurdu. Modern, batılı, müreffeh bir ülke ve halk yaratmak için yapılması gereken zor işler, alınması gereken acı verici kararlar, “fedakârlıklar” vardı. İyi bir geleceğe ulaşmak için kötü şeyler yapmaya mecbur kalınırdı. Hakikat o anın bulgularına göre değil, gelecekteki sonuçları ile sınanabilirdi. Her şeyin aynı anda o veya bu olamayacağı, mesela İstiklal Mahkemeleri’nin veya Dersim katliamlarının ileride yol açacağı iddia edilen muğlak ve tartışmalı iyi sonuçlarından ötürü diyalektik olarak iyi sayılamayacağı Marksist ideoloji ya da Kemalist düşünceye aykırıydı.

20. Yüzyıl’ın siyasileri ve entelektüelleri, gelecekteki muğlak bir iyiliğe ulaşmak adına o anda başkalarının somut bedeller ödemesini meşrulaştırarak büyük ahlaksızlıklar sergilediler. Türkiye’deki hikâyenin bedelini de azınlıkları, Kürtler, Aleviler ve dindarlar ödedi. Kendi iyilikleri için öldürüldüler ve eziyet gördüler. Tüm tumturaklı argümanları bir kenara koyduğunuzda gerçekte olanın basit tarifi buydu.

Kürtlerin ise Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı devlet terörü 1980 darbesi ile iyice azgınlaşınca, ortaya çıkan “direniş” kurumunun Marksist-Leninist bir yapıda olması konjonktürel olarak kaçınılmazdı. Aslında karşımızda, Leninizm’den gelen (Gramsci’ci hegemonya kavramıyla) tüm dini kavramları ve ihtiyaçları taklit eden bir örgüt vardı. Bu durum sadece PKK’ya özgü değildi. Parti hiyerarşisi, elit tabakası, ayinsel askeri törenler ve ilmihaliyle tüm totaliter-otoriter yapılar (Komünizm, Kemalizm, Faşizm gibi) benzer bir organizasyona ihtiyaç duymuştur. Aydınlanma’nın Hıristiyanlığa duyduğu ihtiyaç gibi.

Ama daha da belirgin olan, Kürtlerin etnik yalnızlığa mahkûm olmalarını önleyecek ama şiddet kullanmayı da meşru gösterecek ideolojik meşruiyeti Marksizmin vermesiydi. Din, dil, ya da etnik köken ayrımlarının önemsizleştiği, sosyal ve ekonomik sınıfları öne çıkaran, lakin demokratik olmayan radikal değişim hareketleri, PKK’ya devrimci kalarak milliyetçilik yapma imkânı verirken, diğer milletlerin desteğini de (sekteryen çoğulculuğu) garanti ediyordu. (T.J.) Türk sosyalistlerinin PKK ile simbiyoz ilişkisi gibi… PKK ne kadar Kürt milliyetçisi ise, Türk sosyalistleri de o kadar kendi ayrıcalıklarının milliyetçisiydiler veya post-Marksizm dönemine hazır olmadıkları için bu forma zamanla tamamen teslim oldular. Sınıfsal üstünlüklerini yitirmemek adına başka milletlerin hak mücadelesinin bayraktarlığını dahi yapabilirlerdi. Tabii ki başarısız olmak kaydıyla. Çözüm Süreci’nden nefret etmelerinin bir nedeni de budur: Bir Kürt veya dindarla, ya da Ermeniyle gerçekten eşit olunduğunda, onların eşitliğini savunurken sahip olunan mağdurların vasisi olma, mağduriyetlerin manevi bonuslarını toplama, onlar adına konuşma, onların sorunları üzerinden iktidarla ilişkilenme dahil tüm ayrıcalıklar anlamını kaybeder. Kısaca solcu entelektüeller, eşit olma ihtimalini sevmişlerdir, eşitliğin kendisini değil. Aslında devrim tahayyülü de bu düşünceye yoğunlaşmıştır. Yumurtalar keyifle, tumturaklı söylevlerle kırılır. Hem kırılan başkalarınındır, hem de omletten ölesiye korkulur. Türk sosyalistlerinin (eğer kaldıysa) Avrupalı sosyalistlerden tek farkı daha az yaratıcı ve onlardan daha tembel olmalarıdır.

Akil İnsanlık’tan istifa eden ve bunu abuk subuk gerekçelerle yapan sosyalist entelektüellerin, barıştan önce son çıkışı yakalama gayretleri bu nedenledir: Anlamını kaybetme korkusu…

Özetle, Marksist-Leninist örgütlenme yöntemleri, şiddet kullanma meşruiyeti ve yerel milliyetçiliğe uyarlanma kolaylığı ile PKK için işlevseldi. En basit açıklama da Öcalan ve diğer örgüt elitinin Marksist-Leninist olmasıydı tabii. Öcalan da tıpkı Lenin gibi bir Marx değil, iyi bir taktisyendi. Ahlakı yorumlayış biçimi de Lenin ile aynıydı. Kürtler arasından o değil de bu örgütün, siyasetin değil de şiddetin sivrilmiş olması bu saiklerde yatıyordu.

1990’larda Marksizmin tarihin çöp sepetine atıldığını gören Öcalan’ın tam da bu dönemde “Silahlı mücadele döneminin kapandığını” ifade etmeye başlaması oldukça anlaşılır. Örgütü ayakta tutmaya çalışan ve biraz tarih-kuram bilen bir liderin yapması gereken bir tesbitti bu. Butik bir cinayet şebekesine dönüşüp taban desteğinden yoksun kalmamak ve onursuz bir tarihten düşüş halini önlemek için hızlı biçimde örgütü siyasete adapte etmesi gerekiyordu.

Ama bunu yapabilmenin asgari şartı devlette güvenilir ve örgütün siyasileşmesinin önünü açacak şartları oluşturacak bir muhatap bulmaktı.

Öcalan ilk şansı Turgut Özal ile yakaladı. Ama Özal talihsiz siyasi hatalar yaptı ve tasfiye edildi. Necmettin Erbakan ise 28 Şubat’la gönderildi. Son “milli” muhatap AK Parti hükümeti oldu. Öcalan savaşkan ve güvenilmez eski Türkiye elitleri ile barış yapılamayacağını biliyordu. Eğer Erdoğan devlet içinde yeteri kadar güçlenebilirse, Öcalan’a bu geçiş için uygun ortamı sağlayabilirdi. Öcalan’ın Newroz mektuplarında önerdiği konsept ve sigorta buydu: Biz bize çözüm…

Ama asıl sorun devletten ziyade örgütün kendisi ve siyasi partisinde yaşandı. Tarihi hâlâ 1917’den okuyan bir ideolojik çerçeve, statü endişesi ve ahlaki özerkliği yitirmiş olmanın engelleri nasıl aşılacaktı?

Öcalan belki bu sebeple de 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmişti: Örgütü savaşkan tutmak için tarihi anda kritik bir dokunuş…

Otoriter siyaset-toplum yapısı bu sefer değişim için işlevsel olacaktı. Öcalan, taban, örgüt ve parti üzerindeki otoritesini değişim ve siyasileşme yönünde kullanacağının işaretlerini verdi. Bunu dikkatli yapmalı ve kontrolü yitirmemeliydi. Çünkü ele geçirilene kadarki süreçte örgütte siyasi dönüşümü başaramadığını itiraf etmişti.

3 Ocak 2013’te ilan edilen Çözüm Süreci’nden Kandil ve BDP’nin ekseriyetle hazzetmediği belliydi. Bu dönemi karşılamak için ideolojik bir sıçrama yapamamış olmaları, diğer yandan Barzani’nin güneyde yarattığı çekim merkezi örgütte sıkışma yaratıyordu. (Türk sosyalistleriyle birbirlerini yakın hissetmeleri aynı tarih dışı kalmışlık korkusuyla olmalıydı.)

Statü ve özerklik talebi sürecin Kandil açısından asıl yumuşak karnıydı. Çözüm Süreci’nin bunu sağlamayacağı zaten devletle yapılan anlaşmada belliydi ama, süreç içinde bu hedefe varılabileceğine dair umutlar hükümet sürecin inisiyatifini PKK’ya kaptırmadığı için gün geçtikçe tükendi. (Aslen Gezi krizinde geri çekilmeyi durdurma kararı bu amaca yönelikti.) Öcalan ile yapılan anlaşma Yeni Türkiye’nin eşit vatandaşlık üzerinden birlikte kurulmasıydı ve PKK için bunun dışında özel bir bonus yoktu. Öcalan, Kandil’in Leninist devrim ve ahlak konsepti üzerinden bu anlaşmanın değerini anlayamayacağını biliyor olmalıydı.

Öcalan barışın zeminini oluşturacak yeni ahlak önerisini Newroz mektuplarında ayrıntılı biçimde ilan etmişti. Ama Kandil barışın yeni ahlakına adapte ol(a)madı ve Leninist ahlak çerçevsinde kalarak kaçınılamaz kötü şeylerin (6-7 Ekim Pogromu gibi) gelecekteki iyi şeylere (statü ve demokratik özerklik) yol açacağını düşündü. Ama Öcalan da manevi bir “gestalt switch” yaşadığı için yeni ahlakı önermemişti ki! Leninist ahlak(sızlık) artık çalışan bir yöntem değildi. Bu tercih, buz hokeyi maçına tenis raketiyle çıkmak kadar zaman ve mekândan kopuk bir durumdu artık ve tam da bu yüzden ne kadar başarılı tasarlanmış olsa da 6-7 Ekim Pogromu geri tepti. Hem HDP hem de Kandil tarihine en büyük hezimet olarak geçti. Öcalan’a karşı itinayla hazırlanan Selahattin Demirtaş liderliği çöktü, zamanın ruhu kazandı.

İdeolojik düzlemde ise, PKK’ya hâkim olan ve tarih karşısında yenilmiş komünist devrim konsepti ile AK Parti’nin etkili politik planlama modeli karşı karşıya gelmişti. Yani şiddet versus siyaset. AK Parti sadece siyaset yaparak Çözüm Süreci’ni nihayete ulaştıracaktı. Hükümetin zamanın doğru yanında durmanın verdiği özgüvene gereğinden fazla yaslandığı ve işi ağırdan aldığı da doğruydu ki bunun bedeli Kandil’in ideolojik zayıflığının onu provokasyon tekliflerine de açık hale getirmesiydi.

Devrimci zihniyetten bakılınca zamanın PKK’nın aleyhine geliştiği hissedildi. Rojava Devrimi romantizmi, komünist devrimciliğin doğruluğunu kanıtlayan bir mucize olarak görüldü ve örgütü bir süre rahatlattı. Kandil Çözüm Süreci’nde yaşadığı zihinsel sıkışmayı Rojava devriminin rahatlatıcılığı ile ikame ediyordu. Bu manada Çözüm Süreci ve Kobani bağlantısı o kadar da anlamsız değildi. Hükümet olaya kitabi bakarak bu riskin büyüklüğünü öngöremedi. Kobani’nin aniden çökmesi örgütte panik yarattı. Aynı anda hem Irak, hem Türkiye, hem de Suriye’deki devrimci iddialarını kaybetmenin acısı Türkiye’den çıkarılmak istendi. Rojava’da savaşarak kaybederken, Türkiye’de barışarak kazanmak tarihe baş aşağı bakıldığı için Kandil için çok riskli göründü. Bunun kendi varlığını tamamen anlamsızlaştıracağını düşündü.

Şimdi, aslında sürecin en büyük çelişkisi artık yüzeye vurmuş durumda. Öcalan ile hükümet sivil siyaset ve yeni ahlak zemininde ortaklaşmış gözükürken, Kandil ve BDP-HDP devrimci hayallerin peşinde koşma, hayali bir omlet için yumurtaları kırmaya arzu duymakta.

Aslında bu tür süreçlerin doğasında olan adaptasyon sorunu ile karşı karşıyayız. Hükümet ve Kandil’in işletim sistemleri farklı. Bu adaptasyonu sağlayacak, çelişkiyi giderecek en önemli bağlantı kayışı ise hâlâ Öcalan…

O zaman, eldeki etkili araçlar, Öcalan’ın Kandil ve HDP’ye erişim imkânlarının arttırılması ve sürecin gittikçe şeffaflaşarak adımların hızlanması gibi duruyor. Tony Blair’in IRA görüşmelerindeki özel danışmanı Jonathan Powell’ın şu tesbitini hatırlatmakta fayda var: “Süreçte adımların arasındaki makas açılmamalı. Açılan makasın yarattığı boşluğu mutlaka provokasyonlar doldurur…”

PKK gibi bir örgüte güvenilmesi gibi bir opsiyon hiç yoktu ve olmamalı. PKK da devlete güvenmesin. Güven gibi muğlak ve kırılgan bir kavramın böyle zor süreçlerde anlamlı bir karşılığı yoktur ve bilakis 6-7 Ekim gibi krizlerde taraflarda öfkeyi arttırıcı rol oynar ve süreci bozma eğilimini besler. İki taraf, kendilerine göre kazanç sağlayacakları bir vasatta anlaşırlar, görev dağılımları yapılır ve bir satranç oyunu gibi karşılıklı hamleler gelir. Her krizde modalite gözden geçirilir, eksikler tamamlanır ve yola devam edilir. Önemli olan oyunda kalmak ve anlaşmanın getireceği kazancı korumaya çalışmaktır.

6-7 Ekim Pogromundan sonra Kandil ve HDP’nin güvenilir muhatap olmadığı tezinin güçlenmesi, argüman baştan yanlış kurulduğu için doğru; koşulların tamamını kapsadığından değil. Şöyle bir örnekle açayım: Eğer bıçağı insan öldüren bir alet olarak tanımlamışsanız, onu yasaklamanız mantıklıdır. Ama bu aletin olumsuz kullanımlarının önüne geçebilirseniz, önceki argümanın düpedüz faydasız olduğu ortaya çıkar.

Mesele, PKK’nın savaşmaktan kendiliğinden vazgeçmesi değil, savaşamayacak hale getirilmesidir. Aynı durum devlet simetrisinde de geçerlidir.
17.10.2014

Kategori: GENEL Yorum yok
1Kas/140

Orta dünyada özel bir ülke: Türkiye…

Türkiye laboratuvar gibi bir ülke… Zaman sanki hızlandırılmış gibi akıyor ve bizler belki de yüzlerce yılda gerçekleşecek sosyolojik, sosyo-politik değişime, normalin yüzde biri sürede tanık oluyor, sonuçlarını çok kısa sürede görebiliyoruz.

Geçenlerde bir sohbette sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi kıymetli dostum Yıldıray Oğur “Türkiye’nin modernleşmesini tamamladı” deyiverdi ve şöyle bitirdi cümlesini: “İki yüzyıldır devam eden modernleşme mi olurmuş? Bu kadar işte, modernleştiğimiz kadar modernleştik.”

Üzerine konuşma fırsatımız olmadı ama ben bu cümleler üzerinde epey düşündüm. Modern olmakla, olmamak arasında arafta kalan bir toplum olduğumuz çokça söylenir ve neredeyse herkes tarafından da sorgulanmadan kabul edilir. Bizler, Batı ile Doğu arasında kalmış, ne Doğulu, ne de Batılı olabilmiş, arafta sallanan, serseri kurşun gibi oradan oraya seken bir toplumuzdur ve bu durum artık bizim sabit karakterimiz olmuştur.

Çoğunun aklına, modern öncesi de aslında ne Batılı, ne de Doğulu olduğumuz, modernleşme sürecinin tabii ki bizleri derinden etkilediği, ama bunun genel kaideyi bozmadığı, bu coğrafyaya özgü geçmişte birçok özel durumdan bir tanesini daha yaratmış olduğu pek gelmez.

Anadolu ve Rumeli, aslında geçişkenliğin, melezliğin, etkileşimin, kültürel alışverişin genel kaide olduğu özel bir coğrafyadır. Anadolu, kendisine gelen hiçbir şeyi reddetmez, onu içerir, özümser ve kendi renklerinden birisi yapar. Tıpkı Anadolu Müslümanlığı gibi, bu toprakların olguyu, kavramı veya eşyayı kendine has kılma gibi bir özelliği var. Nitekim Tanzimatçı Batıcılar, sonra İttihatçılar ve nitekim Kemalistler, aslında imkânsız olan bir şeye yeltenmiş, ülkenin tamamen modernleşebileceğini, geçmişinden kopabileceğini ve yeni bir kimlik inşa edilebileceğini düşünmüşlerdi. Etkisi olmadı mı, oldu. Ama ülke bu projelerin de işine yarayanını aldı, tadil etti ve kullandı. İşine yaramayanlarını çöpe attı. Bu arada özgün kimliklerin üzerinde 80 yıl süren bir istibdat dönemi yaşandı. Halk, gerçekte ne olduğunu hep bildi ama tepkisini geride tuttu, yüzleşmeyi erteledi. Bunun sadece korku veya ikiyüzlülük içerdiğini söylemek haksızlık olur. Bu bir direnme stratejisiydi.

Bugün artık “nasıl”, “niçin” ve “aslında ne” sorularını sormaktan korkmayan milyonlarca insan, kompleks ve korku duymadan toplumsal ve kişisel tarihiyle yüzleşiyor. Soru sorduğunda altındaki zemini kaybedeceği korkusunu neredeyse tamamen üzerinden atmış vaziyette. Tabii bunu yapanlar, dindarlar ve Kürtler daha çok. Çünkü bu iki büyük kesim, kendi kimliklerini yapay bir projeye totaliter laiklerin bağladığı kadar bağlamadı. Bunun, ümmet kavramını merkezine koyan ve bir kuluçka görevi gören dinin ve etnik kimliğin (Kürtlüğün) etkisi kadar, Anadolu’nun zaten hep bir orta dünya olması, bu iki kesimin Kemalist devletin üvey evlatları olarak kalmış olmaları gibi nedenleri de var.

Ne iyi ki, Kemalist rejim, gittikçe seçkinleşerek dindarları ve Kürtleri ötekileştirerek kendi konforlu kültürel kıyma makinelerinden uzakta tuttu. Çeperde kalmak demek, Kürt olduğu için ezilmek demek, aynı zamanda direnişin (özgünlüğün) canlı tutulması demekti. Hatta Kürtçenin yasaklanması, başörtüsü yüzünden insanların haklarından olması, bedeli ağır da olsa kendi başına kalmak, ehlileşmemek anlamına geldi. Bu nedenle, bu iki kesim değişim karşısında totaliter laiklerin aksine kayıp duygusu veya bir melankoli halinden mustarip değiller. Mesela Ekmel Bey projesini ta Yozgat’tan tanıyıp dudak büken Anadolulu teyze, böyle bir hikmeti, 80 yıllık kesintiden az etkilenmesini, çeperde tutulmasına ama temelde bir orta dünyalı olmasına borçlu.

Evet, bizim modernleşmemiz bu kadardı ve bundan daha fazlası da olmayacak. Ancak, ilginç bir şekilde, bizler Kemalist kesintinin dayattığı kimliği üzerimizden korkmadan sıyırıp atarken, miadı dolmuş modernin sonrası için de sorular sormaya başlamış bulunuyoruz. Yani, bir Fransız bugün bir Türkiyelinin sorduğu soruları sormaya başladığında, muhtemelen en az bir yarım yüzyıl daha geçmiş, bizler ise kendi modern sonrası kimliğimizi bir orta dünyalı olarak inşa etmiş olabileceğiz. Çünkü kimlik en nihayetinde bizlerin hayata cevap verme biçimlerimizden neşet eder ve kaybedilecek bir şey değildir. Mümkün olmayan bir şeyden ölesiye korkmanın saçmalık olduğunu görmek, bilakis geleceğe dair güven hissini inşa eder.

AK Parti hareketinin Milli Görüş’ten, Erdoğan liderliğinin de Erbakan ekolünden neşet etmesi, Öcalan’ın modern paradigmadan çıkışını Anadolu’nun çok kültürlü yapısı ve Mezopotamya uygarlığının belleğinde bulması bir rastlantı değil, Orta Dünya’ya dair hafızayı geri çağırmaydı. Öcalan’ın Diyarbakır’da İslam Kongresi toplamasını popülizm olarak yorumlayanlar yanılırlar. Öcalan da kendisine göre yüzünü çevireceği berrak bir su arıyordu ve kanımca buldu. Aslında varolan vardı ve orada duruyordu. Erbakan’ın Milli Görüş’ü, ekonomi modellemeleri, ortak havuz gibi çözümlemeleri, öyle yabana atılacak fikirler veya icraatlar değildi. Kürt sorununun çözümüne ise Özal ve Erbakan’ın cesaret etmesi de rastlantı değildi. Erbakan’ın “Sen ne mutlu Türküm dersen, Kürt de ne mutlu Kürdüm der” sözü zihniyet açısından pek çok şeyi özetliyordu. Erdoğan’da ise bunların ileri, olgunlaşmış, hatalarından oldukça arınmış hallerine şahit olduk. Çözülmez denen Kürt sorununu Erdoğan’ın çözebiliyor olması da Orta Dünya’ya dair bir bellek yenilemesinin ve özgüvenin sonucudur.

Yaşanan bu eşsiz sürece gerekli saygı gösterenler gerçekte neler olduğunu daha iyi anlayabilirler. Ülkede bellek yenilemesiyle yaşanan şey, kesintili zamanın yeniden kendi doğal üç boyutuna kavuşması anlamına geliyor. Yani artık zaman 1923’te başlamıyor, gelecek ise modern tahayyüllerin kısıtında değil. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek birbirine düşman olmadan yeniden birbirine bağlanıyor, melezleşiyor, iç içe geçiyor. Basit bir hikâyeden veya bir metafordan bahsetmiyorum. İnsanın zaman algılamasında bütünlüğe kavuşması, kimliği ile barışmasını, tersinden ise, kimliğine dair cesurca sorulan sorular, zaman ve mekânın geçmiş ve gelecekteki uzamları ile buluşmasını sağlıyor. Bu değişimin ürünü ise, özetle Yeni Türkiye’yi yaratan sosyo-politik köklü değişiklikler demek.

Erdoğan işte modernleştiği kadar modernleşen, ama aslında “batının iyi ve bizlere uygun taraflarını” alıp onu yerelleştiren bir Orta Dünyalı. Erdoğan bir modern değil. Modern sonrasının liderlerinden. Yani modernizmin veya Batı’nın mutlak üstünlüğünü içselleştirmek gibi bir nosyona sahip değil. Hatta buna fazlaca tepki duyduğu için bazı geçici aşırılıklara bile gidebilir; ama bu liderliğinin değerinden bir şey kaybetmesine yol açmaz. “Yüzümüzü çevirecek berrak bir su arıyoruz” derken, aslında 80 yıldır dayatılan kimliğin suniliğine ve insan dışılığına dair bir silkinmeyi ima ediyordu.

Borç bittiğinde partisinin içinde dahi yeni bir IMF anlaşmasına razı edilmeye çalışılan, üzerinde büyük sermaye tarafından baskı kurulan, tehdit edilen Erdoğan, işte bu Orta Dünyalı zihniyet sayesinde anlaşmaya “hayır” dedi ve ülkenin ekonomi zihniyeti önünde muazzam bir yeni alan açıldı, ezberler yıkıldı. Öğretilmiş çaresizliği yenmek için bir “Gestalt switch” yaşanması gerekiyordu ve o da Batıcı zihinsel sınırın, kompleksin giderilmesini talep ediyordu. Erdoğan’ın önünde ne kadar geniş bir zihniyet ve hareket alanı açıldığını tahmin edebiliyorum. Dayatılmış sınırları yıkmak, Erdoğan ile kitlesi için moderni ve onun dayattığı kimliği sorgulama anlamına geldi ve elde edilen her başarı, özgüveni arttırdığı oranda suni korkuları da yıktı geçti. Kimliği, kemalizmi, şoven milliyetçiliği, romantik İslamcılığı terk ettiğinizde dünyanın sonu gelmediği gibi, önünüzde özgün dünyalar açılıyordu. 1915 için taziye mesajı da böyle bir özgüvenin ürünüydü. Çözüm Süreci veya Paralel Yapı ile giriştiği mücadele de öyle.

Şimdi pek farkına varılmıyor ama, bu eşikte, Erdoğan yeni bir koalisyon oluşturuyor. Bu koalisyon kabaca Yeni Türkiye mukimleri olarak adlandırılabilir. Bir önceki kadar melez bir yapı bu. 2010 referandumuna kadar gelinen yapıda tadilat yaşanıyor. Bu tadilat olması gerektiği gibi zihniyet ayrışması üzerinden gerçekleşiyor. İçinde tabii ki ana iki kolon olarak dindar taban ve Kürtler var. Ama diğer renkler de var.

Üst yapıların, mesela HDP’nin tavırlarının geçiş sürecinin geçici sapmaları olduğunu söylemek mümkün. HDP post-PKK dönemine hazırlık için çok değerli olan bu zamanları Öcalan’ın rotasından saparak harcıyor gözükmekte; ancak müdahale gecikmeyecektir. Bu müdahale Öcalan’dan çok dindar Kürtlerin itirazları üzerinden yaşanacak. CHP ve MHP ise en geç 2015’te bu halleriyle son seçimlerine girecekler. Totaliter laikler dindarlar gibi cesurca kimliklere dair sorgulamaya henüz girişmedikleri için bu alandaki sıkıntı devam edecek. Ama bu sıkıntı bile CHP ve MHP’nin bu halde kalmalarına müsaade etmeyecek. CHP, Sözcü’nün siyasi versiyonu haline gelebilir, iyice marjinalleşebilir. Yani CHP’den özgürlükçü bir sosyal demokrat parti çıkmasını umanlar, önce faşist bir parti sürecine hazır olsunlar. MHP ise post PKK dönemi için Anadolu yurtseverliği ve hizmet siyaseti türünden çareler bulamazsa, tabanını tamamen kaybedebilir, marjinal oranlara inebilir.

Ancak Erdoğan’ın Yeni Türkiye konseptiyle uyum sağlayamayan AK Partililer de olacak. Bunun işaretlerini şimdiden görebiliyoruz. Batının mutlak üstünlüğü saplantısını aşamamış, Tanzimat döneminde Paris veya Berlin’den ağzının suyu akarak ve bir o kadar da kendi kimliğine nefretle ülkeye dönen bürokratların ruh halini taklit eden bir kesim var. Bir kısmı ise Erdoğan’ın güçlü liderliği ardında iyice tembelleşmiş ve heyecanlarını yitirmiş, konformizme savrulmuş haldeler. Erdoğan’ın Çankaya çıkışı sonrası neler olacağına dair korku daha çok bu konformizme halel gelip gelmeyeceği ile ilgili. Paralel yapı ile uzlaşma arayışları da öyle. Yeni Türkiye kısa devre yapanların veya yetersiz kalanların üzerinden silindir gibi geçecek. Bugün konuşulan birçok ismin birkaç sene sonra siyaset sahnesinde esamisi bile okunmayacak. Bu süreci Erdoğan’ın kendisi bile durdurma özgürlüğüne sahip değil.

Bu tahminlerim, sıkıntısız, zahmetsiz veya çelişkisiz gerçekleşmeyecek. Paralel yapı 17/25 Aralık, CHP-MHP ve diğer antik particikler çatı adayı gibi zayıf formüller ile bu sürecin önünü kesmeye çalışmakta. Bu mümkün olsa bile, birçok gereksiz bedel ödeyip (buna öncelikle Türk ve Kürt gençlerin hayatları da dahil) sonra yine aynı noktaya geleceğiz. 28 Şubat’ı yapanlar “Bin yıl sürecek” demişlerdi ama beş yıl sonra Türkiye’de bir halk devrimi başladı. Neden fazladan, lüzumsuz acılar çekilsin ki?

Hasılı, biz 200 yıl önce de ne Batı ne Doğu’yduk. Bugün de öyle. Biz biziz. Orta dünyalıyız. Nevi şahsına münhasırız. Buna alışsak iyi olur.

İnsanın kendisi olmasından daha güzel bir şey yoktur çünkü.
2 Ağustos 2014

Kategori: GENEL Yorum yok